İnsan İlmihali – cihadname

 

Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip :Eğer siz söylediklerinize Sadık iseniz şunların isimlerini bana bildirin. dedi. BAKARA,31

Bunun üzerine Allah : Ey Adem eşyanın isimlerini meleklere anlat! ,dedi. Adem onların isimlerini meleklere anlatınca Allah : Ben size ,muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri ,tüm sırları bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık tüm yapmakta olduklarınızı da bilirim , dememiş miydim ? dedi. BAKARA,33

Ayetinde vurgulanarak aktarıldığı üzere; İnsanı üstün kılan ve halife konumuna getiren en önemli özelliği, Malik-el Mülk Allah’ın mülkü olan yeryüzünde yaratılmış tüm soyut somut madde veya olguların hepsinin isimlerini kavrayıp anlayabilecek kapasite ile yaratılmış olmasıydı.Çünkü İnsan nesli, Allah’ın mülkünü, Yaratıcısının belirlediği ölçüyü bozmadan ve O’nun bildirdiği şekilde yönetmesi gerekiyordu.Şeytan ile düşman ilan edilip, mülkü yeryüzüne Akıl denen üstünlük ve Din denen sorumluluk  ile gönderilen Ademin nesli, tabii ki Yüce Allah’a verdiği Tevhid akdi gereği Rabb’ine itimad edecek O’nun Öğütlerine uyacaktı.

Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları da hidayete erenleri de çok iyi bilir.NAHL,125

Hikmet ; Allah’ın yaratılmışlık üzerinde, yaradılış gayesine hizmet edecek ölçü ve şekli yaratma ilmi demekti. Kendisine üstünlük olarak verilmiş akıl denen yeteneği ile idare edeceği mülkü inceleyerek kavrayacak ve böylece Adem ile Havva’dan ilan edilmiş akdi kardeşliğini yegane düşmanları olan şeytanlardan ve şeytanın hilelerinden hikmet ile koruyacaktı.

Çünkü İnsanın en büyük yeteneği aklı idi. Biliyordu ki; Düşmanla ancak, hile ve tuzakları bilinir ise mücadele edilebilirdi. Biliyordu ki; Allah İnsana aklı bir üstünlük olarak verdiyse mutlaka bir hikmeti vardı ve kullanmak gerekirdi.

Bunun üzerine Ademin nesli; Yüce Allah’ın emri gereği ayetlerini takva içinde dikkatle okudu. Şeytanın hilelerinden korunmak ve diğer kardeşlerine hikmet ile öğüt verip sakındırmak için Kevni ayetler üzerinde  yaratılmışları inceleyerek ilim yaptı. Düşündü ki ; Allah’ım sen bunları boş yere yaratmadın. Mutlaka bir hikmet üzere yarattın.

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. Ve derler ki: ‘Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin.ALİ İMRAN 191

Marifet kazanmak için tefekkür etti. Şeytanın insana nefsinden yanaştığını, kötülüğün insanın nefsinden kaynaklandığını, ayetinden öğrendi şükür ve hamd ile ve büyük bir itina içinde nefs’i incelemeye koyuldu.

  • Acaba; İnsan kendisine üstünlük olarak verilmiş akıl ile hareket ediyor mu?

diye düşündü. Bu soruya cevap bulmak için insan davranışlarını yönlendiren faktörleri bilmesi gerekiyordu. İçsel yolculuklar ve bilimsel keşifler ardınca öğrendi ki; İnsan id, ego, süper ego olarak anılan beyin üçlü yapısı tarafından yönetiliyordu. Yüce Mevla’nın önemle işaret ettiği nefs ve nefsani irade süreçlerini anlamak için öncelikle bu üçlüyü tanımak gerekiyordu.

image

İD NEFS NEDİR?

Nefs veya namı diğer id  “İdentity” kelimesinin kısaltmasıdır. Türkçe anlamı ile “tanımlanmış kimlik” demektir ve her canlının yaşamda kalması için ona Allah tarafından önceden verilmiş içgüdüsel özellikler ve yetenekler anlamını taşır.Kuran’da id nefs ismiyle anılır.

İd, her insanda doğuştan vardır ve psişik enerjinin kaynağıdır ; Nefes alma, açlık, susama dışkılama, cinsellik ve vücudun zararlı maddelerden korunması gibi temel güdüler İd’de yani nefs de saklıdır. Çok gereklidir çünkü insanı sınav yaşamı süresince ayakta tutacak şekilde donatılmış fizyolojik ve biyolojik yanıdır.

İd, veya namı diğer nefs, haz ilkesi ile hareket eder ve amacı bir an önce doyuma ulaşmaktır. Amaca ulaşamamak ve bu yolda engellenmek kişide gerginliğe neden olduğu için bunu yenmek için gösterilecek çabayı körükler. İnsanın doğasından gelen ve hayvani sayılan dürtüler onun yaşamda kalmasını sağlayan otomatik refleks rehberidir.
Örneğin, insan sağlığına zararlı olan mikrop ve bakteriler kötü koku yayarlar. Bu kokuyu duyu organı vasıtasıyla algılayan id kokuyu istem dışı  kötü çirkin olarak algılar. Bir kokunun güzel veya çirkin olduğu insanın aklı ve zekası ile sonradan öğrendiği bir şey değildir. Allah tarafından nefsine kodlanmış tanrısal bir bilgidir. Küçücük bebeklerin bile kötü kokular karşısında ağlayarak tepki vermeleri bu durumu kanıtlayan güzel bir örnektir.
Bebek önceden öğretilmiş beyin hücreleri ile kendisi için “Neyin iyi ve kötü olduğunu” bilecek şekilde kodlanmış sinir ve beyin hücreleri ile doğar. Bu yüzden kendisine zarar verecek mikrobik bir ortamdan kötü koku algısı ile rahatsızlık duyar. İnsana önceden kodlanarak verilmiş bu algı sağlıksız ortamlardan uzaklaşmamız gerekliliğini bildiren ilahi bir vücut alarmıdır.

İd veya nefs ; Tüm ortamlarda rahatsız olacak ya da haz duyacak şekilde bilinç altı alanımızdan bizleri yönlendirir.
Örneğin; Beynimiz enerjisini şeker ile karşıladığı için bize şeker içeren karbonhidratlı besinler veya tatlı yeme ihtiyacı hissettirir, ve yediğimiz zaman salgılanan hormonlar sayesinde haz alır rahatlarız.Bilimsel olarak açıkladığımız bu faaliyetlerin hiç biri akıl ve zihinsel bir sürecin sonucu değildir.

Nefs ihtiyaçlarımızı gidermemiz halinde “ben doyuma ulaştım artık rahatım” dercesine sahibinin vücuduna seratonin dopamin ve adrenalin gibi hormonlar salgılayarak gevşeme ve rahatlamasını sağlar.
Üreme dışkılama acıkma susama cinsel faaliyetlerimiz hayvanlarda da olan bu içgüdüsel yanımız beynin, nefs denen bölümünden komut edilir. Bazı bilim insanları nefsi bilinç altı benlik ismiyle tanımlarlar. Farklı adlandırılmış olsa da İd, veya nefs en alt katmandaki veri tabanımızdır.

Önceden kodlanmış hücre verileri doğrultusunda kendisini savunmak amacı ile var olan nefs, bebeklik çağından başlayan ve üzüntü veren olaylar sonucunda oluşan, (sevilmeme beğenilmeme değersizleştirme vs gibi) tecrübelerini zihnin bilinçaltı katmanında saklamak ve insan ruhuna acı veren duygusal hatıraları bastırmakla da görevlidir.
Nefs adıyla anılan id’in mantığı ve muhakeme yeteneği yoktur ve tamamen bedenimizi Sınav dünyasında yaşamda tutacak içgüdüsel donanımlara sahiptir.

EGO NEDİR?

Çocuk büyüdükçe dış dünyanın gerçeklikleri içinde hazza ulaşmada bazı kuralların olduğunu öğrenir. Bu durumda nefs’in bir bölümü özel bir evrimleşme geçirerek  süreçle egoyu oluşturur. Egonun asıl görevi düzenlemedir. Bilgi ve mantık doğrultusunda insanı yönlendirir. Beyin işlevimizin bu yanını “yönetici irade veya vicdan olarak adlandırırız.Bazı bilim adamları ego için “düzenleyici dizge adını kullanmaktadır.
Ego insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan zihinsel işlevler bütünüdür ve “gerçeklik kuralı”  ile çalışır.

Ego dış dünyanın gerçekleri ve nefsin haz arayışı arasında dengeyi sağlayan düzenleyici bir araçtır. Halk arasında vicdan diye anılan bu yapımız nefs’den doğma bir üst benliktir. Dürtülerin farkına varılması, algılanması (açlık, cinsellik vs) Dış dünyadaki koşulların farkına varılması (yiyecek nerede, nasıl ulaşılır) Dürtülerin üst benliğin baskısıyla koşullara uyacak niteliğe getirilmesidir. (ekmek almak için para verilir, çalınmaz üremek için tecavüz edilmez vs) Türkçe’mize yerleşmiş egoist sözcüğünün yanlış kullanıldığını önemle belirtmek gerekir. Çünkü Egonun en önemli işlevi;

İnsan ruhunun temel yaşam dürtüsü olan değerli olma değerli hissetme, arzusunu kişinin öz saygısı ve öz güven alanını zedelenmeden sağlamak ve bu dengeyi korumaktır.

Öz güven; İnsanın yaşadığı deneyimler sonucu başarıya ulaşmada kendine olan inancını,tarif eder. Öz güven, bireyin kendi gücüne inanmasıdır. Kendisinde var olan özellikleri hayata aktarma adına inancını ortaya koyabilmesidir.
Öz güven duygusunun, insanı mutlu ettiği sanısı, günümüz medyasında sıklıkla zihinlere pompalanmasına rağmen insana mutluluk sağlamadığı bir gerçektir. Öz güven; sadece umutlarımızın yeşerdiği bizleri eylemselliğe sevk eden bir saksı gibidir.

Öz saygı ve Öz sevgi ; İnsanın kendisini benimsemesi, onaylaması, kendisine değer vermesi ve kendi değerine ilişkin olumlayan bir kanaat edinmesi olarak tanımlanır ve aynı zamanda kişinin kendisini ve sınırlarını kabul etmesi hakikatını beraberinde getirir.İnsanın mutluluk vadisidir.

  • Öz saygı ve öz güven niçin gereklidir?

Allah sizi güçsüz olarak yaratan sonra güçsüzlüğün ardından güç veren sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O her şeyi hakk ve bir hikmet üzere yaratır, O her şeyi hakkıyla bilen kudret sahibidir.Rum,54

Ayetinde buyurduğu üzere insan; Allah’ın bir hikmeti ( Sınav düzeni) gereği, güçsüzlüğün içine doğar ve özellikle bebeklik dönemini acziyet  içinde bir başka varlığa bağımlı ve muhtaç geçirir. Bu hikmet, daha önceden birbirini hiç tanımayan iki ruhun birbirlerine Emanet edilmesiyle oluşacak sevgi bağı içindir.

İslam dininde Bebekler yani ruhlar anneye; “verilen emaneti en iyi şekilde koruması ve Allah’a sadık bir kul yetiştirmesi vazifesi ile emanet edilir. Aynı şekilde bir mukabele olarak; Yaşlanıp güçten düşen anneler, Sevgiyle yetiştirdikleri evlatlarına emanet edilmiştir. Birbirlerini önceden hiç tanımayan ruhlar böylelikle Allah’a karşı bedeli ağır bir sorumluluğun idrakı içinde, Allah emanetini sevgi saygı şefkat çatısı altında korur ve kollarlar. Emanet sorumluluğu ayetlerle ve Peygamberlerin örnek yaşantılarıyla ayrıntılanmıştır

İslamiyet inancında, İnsanlar birbirine ilgi ve sevgi bağı ile bağlanmıştır. İçlerine verilmiş husumet duygusu ise sadece şeytana ve dolayısıyla, şeytanla işbirliği içindeki inkarcılar için ancak,İdfa zorunluluğu ve sorumluluğu iledir. Yüce Allah insanı en yakın duygularla anneye bağlanacak şekilde dünyaya gelmesini uygun görmüş ve bu yapıyı anneye verdiği hormonlarla destekleyerek korumuştur.

Aziz Allah; Emanet ettiği ruhun temel gereksinimi olan sevgi ihtiyacını öncelikle anneden sonra yakın aile bireylerinden karşılamasını vahiy etmiştir. Kul emanetine, sorumsuz ilgisiz sevgisiz ise, 0-6 yaş dönemi egosu vicdanı gelişen çocuk böylelikle marazi savunma mekanizmaları kuşanıp  sağlıksız bir ruh haliyle yaşamı karşılayacaktır.

İnsan, içine kodlanmış tanrısal bir dürtüyle ,zayıf ve güçsüz olmayı kabul edemez çünkü o bir halifedir. Annesinden bile gelmiş olsa insan ruhu, değersizleştirme ve aşağılanmayı kabul edemez. Özellikle ilk iki yıl oral (emzirme) dönemi çok önemlidir. Bu dönemde, İlgi ve sevgi yoksunluğu ile yaşanan acı veren  her hatıra bilinçaltına ayrı ayrı kayıt edilip saklanır ve yetişkinliğe geçişle,Öfke tepkileri ve çeşitli,Öfke nöbetleri ve bir çok farklı Ruhsal sapkınlıklar şeklinde açığa çıkar. Eğer çocuk anneden ihtiyaç hissettiği durumlarda ilgi ve yardım görürse, bu durum bebeğin id‘sine kodlanır  ve böylece “ben değerliyim” inancı oluşur.

Anne ile çocuk arasındaki ilgi ve sevgi dolu iletişimler (kucaklaşmalar şakalaşmalar konuşmalar ses tonu) bebeğe değer verildiğini gösteren ilgili duruşlar anne bebek arasındaki ilişkinin kalitesi, kişiliği oluşmaya (egosu gelişmeye) başlayan çocuğun Öz güven ve öz saygı duygusunun temel yapısını oluşturacaktır. Kişilerdeki  öz saygı ve öz sevgi yoksunluğu, tamamen bu döneme bağlı anne ve bebeği arasındaki ilişkinin eseridir.

Çocuk büyüyüp güçlendikçe öfke tepkileri değişir, ağlamanın yerini şiddet göstererek karşısındaki kişileri korkutarak ,saldırganlaşarak veya içine kapanıp kendisine zarar vererek gösterebilir.

Kişilik gelişimi irade süreçlerini incelediğimizde görüyoruz ki İnsan olarak anılan varlığın kişilik mimarları ve mühendisleri öncelikle anneler sonra babalar ve yakın aile bireyleridir.

Eğer kişi bu dönemde öz güven duygusunu ebeveynlerinin ilgili ve sevgili tavırları ile kazanabilirse yaşamında kendisini, daha aktif daha enerjik hissedecek, öğrenmeye, inanç geliştirmeye, umut yeşertmeye müsait bir kişilik olacaktır

Kişilik gelişimi döneminde nefs den doğma ego ebeveynlerin, ilgisiz sevgisiz, hatalı veya eksik tutumlarıyla; içinde bulunduğu acı veren durumdan kurtulmak adına, marazi savunma mekanizmalarıyla donanarak hastalıklı bir yapıya bürünür. Bu evrede çocuk, kendince “sanı” lardan oluşan hayali gerçeklikler yaratır.

Örneğin kibir, aşağılık duygusundan kurtulmak adına, bu evrede kuşanılan, “kişinin kendisini kendi gerçeğinden üstün görme saplantısıdır.Çocuk bu evrede kendi ruhsal varlığının aşağılanmasına katlanamadığı için böyle bir savunma mekanizması kuşanıp yaşamı boyunca kendisni içine alacak bir girdaba kapılır.İlgisizlik ve sevgisizlik sonucu hastalanmış egolar bu ve buna benzer türlü çeşitli savunma mekanizmaları ile yaşam sürdürürler.

Örneğin; Aslında ben korkak değilim bir barış severim bu yüzden insanlara saldırmıyorum gibi ilkel akıl oyunları(savunma mekanizmaları) geliştirip içlerindeki acıyı böyle bastırmış kişilikler bir gün bir makam sahibi olduklarında, en acımasız gaddar yöneticiler olabilirler. Bilinç altına bastırılmış olumsuz duyguları yüzünden birçok insan yıllarca birlikte yaşadıği çocukluk arkadaşlarını kudretli halleriyle tanımakta güçlük çekerler. Bu tip kişilikler aslında geçmişte biriktirdikleri ve geçmişe duydukları  kini, hem arkadaşlarına hem de yeni tanışlarına yöneltirler. ilgisiz ve sevgisiz ebeveyn üzerinden insana hasetle  biriktirdikleri kin maalesef ki bir gün masum insanların üzerinde bir tokat gibi patlar. Siz egosu hastalanmış, insanlarla ne kadar iyi geçinirseniz geçinin sorun sizde değildir. Bu insanlar ister eşiniz ister yeni tanıştığınız bir kişi olsun , tedavi edilmezlerse, geçmişe duydukları kin yüzünden asla yakınlarıyla veya tanışlarıyla barışçıl olumlu bir ilişki kuramazlar.

Bu evrede hastalanan ve gerçekliğin dışına çıkan ego, daha nice çeşitli şekillerde kişiyi farklı zihin oyunlarıyla, bilimsel tanımıyla savunma mekanizmaları ile yönetir. Savunma mekanizmaları hastalanmış egonun, mazeretleridir. Doğru tanımıyla, Kişinin kendisini kandırarak ruhunu sanal rahatlatma yöntemidir.

Özetle; Ego ya da diğer adıyla vicdan; ebeveynlerin, Allah emaneti olan çocuklarına gösterdikleri itina doğrultusunda ; ilgi ve sevgiyle ya da ilgisizlik ve sevgisizlik ile şekil alır. Kişinin vicdanlı ya da vicdansız bir kişilik olması tamamen anne babanın eseridir.

Hırs, gurur, inatçılık, atalet, kıskançlık, haset, ayrımcılık, gıybet,kibir gibi narsistik kişilik özellikleri farkında olmadan büyüklerimizden bu dönemde edindiğimiz olumsuz kişisel özelliklerimizdir.

Hastalanmış ve gerçeğin dışında seyreden bir egonun bizi yönetmesini önlemek ve sağlıklı bir ego ile yola devam etmek ve huylarımızı olumsuzdan olumluya çevirmek maalesef çok uzun yıllar sürer ve uzun çabalar gerektirir.

Emzirmeyi tamamlatmak isteyenler için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Emziren kişilerin ( anne veya süt annelerin) örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir… BAKARA,233

Ruhsal gelişimin erken evresi olan, Oral dönem ilk iki yıldır.Bu dönem anne ve bebeğin ilişkisi insanın ruh sağlığının temelini oluşturduğu için bu evrede yeterli doyumu alamayan bireyler örneklediğimiz çeşitli marazi mekanizmalarla kuşandıkları gibi Alkol madde gibi çeşitli hedonist haz bağımlılıklarının kölesi haline gelirler. Çünkü kişinin doyum alt yapısı da bu ilk iki yılda oluşur. Bu yüzden Kuran’da;

Eşler boşanmak isteseler bile çocuğun tam iki yıl emzirilmesi zorunlu tutulmuştur ve burada sorumluluk babaya yüklenmiştir. Eğer anne (ölüm, sütten kesilme ayrılık vs ) emziremez ise baba mutlaka süt anne bulup çocuğun emzirilmesini sağlaması gerekmektedir. Bu sorumluluk ayrıca babanın, anneye yaşatacağı stres nedeni ile sütten kesilmesi, ve erkeğin bu evrede eşinden ayrılma düşüncesine karşı alınmış bir önlemdir.

Salih amellerde hasenatlarda bulunan, hayırlı kişiler için kullanılmış ancak günümüzde farklı manalarda da zikredilen HELAL SÜT EMMİŞ deyimi, Allah’ın buyruğu olan iki yıllık emzirmeyi tamamlamış çocuklar için kullanılmıştır. Geçmişte ilmi araştırmalar günümüzdeki kadar gelişmemiş olduğu halde, iki yıl emzirmenin ne denli önemli olduğunu atalarımız gözlem yoluyla idrak etmişlerdir. Ve önemini vurgulamak için “helal süt emmek” tabirini her ortamda vurgulamışlardır.

Kadınlar ürün yetiştiren tarlalar gibidir. Nasıl ki hasat öncesi toprağı havalandırmak zararlı otlardan arındırmak ve hasat zamanına kadar türlü türlü emek vermek gerekiyor ise; Sizler de kadınlarınıza SEVGİ SAYGI VE ŞEVKAT ile muamele edinn. İTİNA GÖSTERİN ki : Onlar da sevgi dolu hayırsever evlatlar yetiştirsinler! BAKARA,223

Beyinde hipotalamusta sentez edilip ve arka hipofizden salınan oksitosin hormonu kadınlarda doğum sırasında ve sonrasındaki rolü ile bilinen bir hormondur. ‘Sevgi ve sadakat ,Aşk hormonu’ olarak da anılan oksitosin, anne-çocuk arasında oluşan koşulsuz sevgi üzerine kurulu benzersiz bağdan sorumludur.Şefkat, merhamet, sevecenlik, sahiplenme ve koruma gibi duygu ve davranış biçimlerini ortaya çıkaran ve güçlendiren oksitosin ayrıca stresli anlarda salınan, vücuttaki şeker oranını ve kolesterolü yükselten kortizol hormonunun doğal dengeleyicisi olduğu biliniyor. Anneyi böyle özel bir hormon ile destekleyen Yüce Allah, Erkekden bir görev beklemektedir çünkü;

Annenin emanetleri ile gereği gibi ilgilenebilmesi için babanın anneye hamilelik öncesinden ve çocuk yetiştirme evresinde Sevgi Saygı ve şefkatle muamele etmesi gerekir.Çünkü annenin vücudu sıkıntı ve stres altında crf hormonu salgılamaya başlar. Stres hormonu da denilen, CRF hormonu insan bedenini aşırı tepkili kılarak alarm durumuna geçirir.Annenin vücudundaki oxitosin hormonunu eritir. Ve sonrasında annede, Korku ,kaygı,aşırı ihtiyat,irkilme,eskileri yaşama,duygusal uyuşukluk, zevk alamama, çocuğun ihtiyaçları ve hissettikleri ile ilgilenmeme sütten kesilme gibi belirtiler görülür. Bu nedenle çocuğun emzirme sürecinde hem maddi hem de ilgi sevgi ve şefkat gibi manevi ihtiyaçları karşılama görevi babaya verilmiştir ve ayeti ile sabitlenmiştir.

…اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ
Erkekler kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.” Nisa,34

Emzirme dönemi o kadar önemlidir ki ; Günümüzde yaşanan ötekileştirme ve ayrıştırma sevgisizliği ve buna bağlı çatışma ve savaşların kaynağını oluşturur. Ötekileştirme insanın kendisinden farklı saydığı diğer insanları aşağılaması, değersizleştirmesi ve sonuçla düşman haline getirmesidir

Ruhsal gelişimin erken evrelerinde bebek için nesne yani “öteki”  düşünsel olarak “iyi” ve “kötü” olarak ikiye ayrılmıştır. Bebeğin henüz gelişmeye başlayan egosu zayıf olduğu için nesnesinin aynı zamanda “kötü” olduğunu kabul edemez. Bebek için tek nesne annedir. Bu aşamada bebek maddi ve manevi varlığını sağlayan nesnenin doğal olarak “kötü” olmasına katlanamaz.

Erken oral aşamada birbirinden ayrı iki nesne tasarımı söz konusuyken, zaman içinde geç oral aşamaya giren bebek, annesinin emzirmeye eşlik eden yeterli bakımı ilgisi ve sevgisi sayesinde egosu yeterince güç kazandığında, (ikinci yılın sonuna doğru) iki ayrı nesne yerine “iyi” ve “kötü”nün sentezi olan doğru bir nesne tasarımı geliştirir. Erken oral aşamada saplanıp kalan kişiler, yaşam boyu tüm ilişkilerinde insanları “iyi” ve “kötü” olarak sınıflandıracaklardır.

Hafıza alanımız acı tatlı hatıraları ancak hormonlar vasıtası ile kaydeder. Hepimizin çocukluk hatıralarımızda kalan, heyecan veren anlardır. Bunun anlamı insan beyni heyecan yaşadığı anlarda bir dizi hormon salgılar ve bu kimyasal etkileşim ile hatıralar kayıt edilmiş olur. Bebek için anne sütü ilk “iyi” kavramını oluşturur. Çünkü emerken vücudunda bir dizi hormonlar açığa çıkar ve rahatlar. İlk aşamada haz veren nesnenin yani annenin çocuğuna yaşattığı temel iyi kavramı meme emmektir. Üşüme canının yanması vs gibi çeşitli kötü kavramlarına  karşı yegane “iyi” emzirilmektir. Bu aşamada erken sütten kesilen çocuklar birden kötü ile başbaşa kalırlar ve iyi ile kötünün aynı anda bir kişide bulunabileceğinin sentezini oluşturamazlar. Bu nedenle iki yıllık oral dönem çocuğun sağlıklı ego gelişim sürecidir. Çocuğun sağlıklı bir tasarım geliştirebilmesi için iki yıl, “iyi olan şeyin” yani emzirmenin de sürece eşlik etmesi mutlaka gerekmektedir. Çocuğun doyum eşiği iki yılda tamamlandığı için, sütten erken kesilen çocuklar, ileriki yaşlarda içki madde gibi çeşitli haz doyum araçlarına yönelecektir.

İyi-kötü, kadın-erkek, Türk-Kürt, bizden olan-yabancı, kadın-erkek gibi ve özellikle ırksal ve mezhepsel ayrışmalar erken oral döneme dayanan zihinsel ötekileştirmenin eseridir. Ardından değersizleştirme ve aşağılama gelir. Sevecen ve ilgili ebeveyn tutumları ile iyi ve kötü bir arada barındırılabilir. İyinin içinde kötü, kötünün içinde iyi olduğu gerçeğini kavramak ruhsal olgunluğun da göstergesidir. Bu sebeple Yüce Allah kadına ve erkeğe en kötü ihtimalde; ayrılsalar bile iki yıl emzirme süresini zorunlu tutmuştur.

Psikanalitik açıdan baktığımızda aşağılanma, incinme, öfke ve intikam duygularının birbirini izleyen süreçler olduğunu gözlemleriz. İster bir bireye, ister bir gruba,  adaletsiz davranılması o kişi ya da grupta incinme, öfke ve intikam duygularına yol açar.

Ey iman edenler; Sizler daima Allah için hakkı ve adaleti ayakta tutan ve adaletle şahitlik yapanlardan olun. Bir kavme olan kininiz, sizi asla adaletsizliğe sevketmesin. Haklı kimse hakkını ona verin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.Maide,8

Gerek ilkel savunma düzenekleriyle harekete geçen bireysel ötekileştirmeler, gerek ilgi ve sevgi yoksunu ebeveyn tutumları ile sürü arkasında hareket bulan kitlesel ötekileştirmeler ve düşman yaratma eylemleri, hem bireyleri hem toplumsal yapıları ciddi ölçüde örseler ve şiddetin doğuşunun temellerini oluşturur.

Her gün iki bin kişinin etnik ve mezhepsel ayrışmalardan dolayı savaşarak yaşamını yitirdiği günümüz dünyasında erken oral dönemin ne denli ihmal edildiği ortadadır.

Kuran’da her tür ayrışma yasaklanmış  insanın egosunun ya da vicdanının bu hastalıklı saplantılı yapıdan çıkabilmesi için din dil ırk mezhep tarikat cemaat vs gibi ayrımlar şiddetle yasaklanmıştır.
İslamiyet, önceden gönderilmiş tüm Peygamberleri ve inananları da içine dahil eden tüm insanları ayrımsız barış ve kardeşliğe davet eden dininin ismidir. Bu yüzden yüce Rabb’imiz diğer peygamberleri de eşit bir şekilde sevmemizi ve ayrım yapmamamızı emretmiştir.

Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler.Her biri Allah a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır” dediler. Bakara-285

Günümüze kadar gelmiş ve hala yaşanan, ırk, tarikat cemaat mezhep ayrımcılıkları ve partiler üzerinden de yapılan ötekileştirme sevgisizliğinin, insanın hangi marazi saplantılarından kaynaklandığını, hem Allah’ın ayetlerinden, hem de bilim ile çok daha iyi anlıyoruz.

Görülüyor ki; Şeytan ile Cihad etmek ancak Allah’a ve öğütlerine riayet etmekle mümkün olabiliyor.

Görülüyor ki; Şeytan ile cihad etmek önce kadınlarımıza ve çocuklarımıza göstereceğimiz itina ile mümkün kılınıyor.
ELBETTE NEFSİNDEN ARINAN KURTULUŞA ERMİŞTİR. NEFSİNİN KARANLIĞINA GÖMÜLEN İSE KAYIPTADIR.Şems,9,10 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

10 Comments

  1. İnsan, Kuran-ı Kerim ahlakı ile Resulullah aşk ve sevgisi ile ibadet ve ameli ile melekleşir ve meleklerden daha yüksek derecelere ulaşır. Günahın teşvikçisi şeytan ve onun emrine giren nefisle mücadeleden muzaffer çıkan insan, Allah (c.c)’ın katında melekten daha ulvi bir dereceye yükselebilir.Ve şeytana uyarak hayvanlardan daha aşağı dereceye düşmek de insanın iradesindedir….

    Beğen

  2. Geri bildirim: YOBAZNAME | AŞKA ÇAĞRI

Yorumlar kapatıldı.