Halefname – Halife

Halife kelimesi, Arapçadan dilimize geçmiş “halef” sözcüğünün dişil halidir. Halef  birinin ardından gelen demektir eş anlamı ile Arapça’da , “ardıl” sözcüğünden türetilmiş bir kelimedir.Kuran’da Allah’ın insanı yüceltmek için kullandığı bir sıfat olması hasebiyle kullar için bu kavram çok çok önemlidir. Halife; Allah’ın ardından gelen ve kendisini temsil edebileceğini öngördüğü ve bu görevi tüm melekler şehadetinde tebliğ ettiği en üstün meleğin yani Kamil İnsanın sıfatıdır. Halife sadece erkeğe atfedilmiş bir kavram değildir.Günümüze kadar erkek egemen toplumlarda ülke yada toplulukların başına seçilen kişiler erkek olduğu için halk arasında böyle bir algı oluşmuştur. Halifelik henüz insanlık yeryüzüne inmeden tanımlanmış bir sıfat olduğu için ,bir ülkeyi yönetecek yada ardından atanacak kişiyi tanımlayan bir kavram da değildir. Halifelik her insanın ama her insanın üzerine giyerek doruk bir dikkat ve itina içinde taşıması gereken Yüce Allah tarafından süreliğine  ÖDÜNÇ VERİLMİŞ  bir sorumluluk elbisesidir.

Yüce Allah’ın melekler arasında insanı en asil en şerefli en üst makam olan halifesi konumuna layık görmesi ve bizleri diğer meleklere üstün kılması ile yeryüzü serüvenimiz başlar.

30.HATIRLA Kİ Rabb’in meleklere : Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Onlar: Bizler hayranlık ve övgüyle seni tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun ? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim dedi. 

31. Allah Âdem’e Bütün isimleri öğretti! Sonra onları meleklere arz edip :Eğer siz söylediklerinize Sadık iseniz şunların isimlerini bana bildirin. dedi.

32. Melekler : Ya Rab ! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz,senin bize öğrettiklerinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Alim ve Hakim olan ancak sensin, dediler.

 33. Bunun üzerine Allah; Ey Adem Eşyanın isimlerini meleklere anlat! ,dedi. Adem  onların isimlerini meleklere anlatınca Allah : Ben size ,muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri ,tüm sırları bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık tüm yapmakta olduklarınızı da bilirim , dememiş miydim ? dedi. 

 34. Hani biz meleklere : Âdem’e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu. BAKARA- 30,31,32,33,34. 

Yukarıdaki kıssadan kavrayacağımız üzere; İnsanı üstün kılan, halife konumuna getiren en önemli özelliği, yaratılmış soyut somut madde veya olguların hepsinin isimlerini bilecek ve anlayabilecek kapasite ile yaratılmış olmasıdır. Yukarıda Bakara otuzuncu ayetinin hemen başlangıcında ise , Cebrail as konuyu peygamber efendimize aktarırken, öğren veya dinle diye başlamıyor, özellikle  “hatırla” diye vurguluyor.

AHİRET HAYATIMIZDA ÖĞRETİLMİŞ İSİMLERİ  YERYÜZÜNDE HATIRLAYABİLİR MİYİZ? 

Bir şeye isim veren ve onu anlamlandıran insanın beynidir.Beyin için hep bilgisayar benzetmesi yapılır, halbuki bilgisayar beyne oranla çok daha basit bir cihaz. Çünkü beyin mekanik değil, organik: Hatırlıyor , öngörüyor, gelişiyor ve uyum sağlıyor. Bilince sahip bir düzenek ve İşlemleri bir bütün olarak, sağlam ,tutarlı bir şekilde gerçekleştiriyor. Hatırlamak kavramını daha iyi anlamak için beynimizi bilgisayar gibi düşünelim bilgiyi ise marketlerde gördüğümüz ürün üzerindeki barkod olarak hayal edelim.Eğer optik okuyucuya barkodu tanıtmaz iseniz bilgisayar o ürünü tanımlayamaz. Yada siz optik okuyucuyu bilgisayar yerine bir başka düzeneğe bağlarsanız hiçbir sonuç alamazsınız.Asıl olan bilgiyi tanıtacağınız alanın tanıyan yapıda ve özellikte olması gerekir.Bir başka örnekle açarak detaylı anlamaya çalışalım., Beyin nöronlarını bardak olarak düşünelim ,bilgileri ise içine doldurduğumuz çeşitli renklerde sıvılar olarak hayal edelim.Bilgi bardağın içine girebildiği ölçüde şekil alır ve beyin bu çeşitli renkler ve şekillerin algısı ile zihnimizde bir kavram oluşturabilir. Öğretmek sadece bardağa suyu dökmektir, asıl olan zihinde fotoğrafı oluşturan bardağın bulunuyor olmasıdır. Suyu sürahiye koyarsanız, farklı bir görüntü vazoya koyarsanız ayrı bir görüntü verir. Asıl olan insan beyninin tüm nesnelerin görünüm ve özellik bilgilerini alıp işlem yaparak ve bu sonuçla bir algı oluşturarak hatırlayan bir yapıda yaratılmış olduğu gerçeğidir.Son yıllarda bilim teknolojilerinin gelişmesi ile insan beyninin öğretilmiş hatırlayan bir sistemle çalıştığı tüm bilim otoritelerce kabul görmektedir.Yüzyıllar önce kullanılmış bir kavramın günümüzde bilimsel olarak henüz doğrulanabiliyor oluşu insanoğlunun Kuran bilgisinden henüz ne kadar geride olduğunu bizlere ibretle gösteriyor. Günümüzde bilim adamları “hatırlatan” kavramını bilim jargonu ile “uyaranlar” olarak tanımlarlar.Bu bilimsel tanım ile Cebrail as kusursuz bilgiyi hatırlatan bir “uyarandır”.

  • UYARAN NEDİR?

Herhangi bir sinir sistemi etkinliğine ve ­ya bir tepkiye yol açan, organizmanın içsel ya da dışsal görsel yada işitsel yada hissederek herhangi bir algı ile karşılaştığı olaya “uyaran” adı verilir. Bu kavramı uygulayan uyaran tepki teorisi adı verilen davranışçı psikolojik yaklaşıma Behaviorism” denir. Davranışçı teori, organizmayı, “çevreye karşı tepkilerde bulunma yeteneği gösteren bir kalıtımsal donanım”, çevreyi de “bir uyaranlar kümesi” olarak görür. Davranış da bu teoriye göre organizmanın çevredeki uyaranlara karşı verdiği tepkilerden oluşur. Bu bilimsel tanımla anlaşılıyor ki bizleri diğer meleklerden ayıran en önemli özelliğimiz, önceden öğretilmiş ve tüm isimleri hatırlayan nöronlar ve tümleşik bir sinir sistemi ile yaratılmış olduğumuzdur. Oysa bir maymun a ne kadar anlatırsanız anlatın en basit matematik problemini öğretemezsiniz! Çünkü maymun nöronlarında ,suyu doldurunca , özelliği  tanımlayabilen, önceden öğretilmiş hücreleri yoktur. Henüz yeterli beyin hücresi olmayan beş yaşındaki bir çocuğa ne kadar iyi anlatırsanız anlatın, çocuk ne kadar dikkatle dinlerse dinlesin Bigbang teorisini öğretemezsiniz. Çünkü bilgileri algıda tutacak, öğretilmiş beyin hücreleri sayısal olarak henüz yeterli değildir.

Bizleri diğerler canlılardan ayıran ve “üstün” kılan en önemli özelliğimiz aklımız ve düşünme yeteneğimizdir. Bizlere sunulmuş bu üstünlük şüphesiz en önemli kabiliyetimizdir. Ancak her şeyi hatırlamak için insanın zihninde algıyı oluşturacak bardağa suyu dökmesi gerekmektedir. Bu örneklerden çıkarımla ,ilmi araştırmalar yaparak veya okuyup öğrenerek  bilgiyi beynimize bizzat göndermemiz gerekir.

Anlam kavramı, “an” sözcüğünden türetilmiş bir kavramdır. İnsanın an’ı yaşarken gözlemlediklerini zihninde doğru tanımlaması demektir. İnsan her anını uyaranlar yoluyla anlamlandırabilir ancak ; Asıl olan , insanın baktığı şeyi zihninde nasıl anlamlandırmış olduğudur. Bir çiçeği daha önce hiç görmemiş ,tanımlamamış incelememiş olan bir kişi o çiçeğe baktığında size bilgi veremez. Çünkü öncelikle kendi zihnine bu bilgiyi göndermesi gerekmektedir. Bir bilgiyi zihne göndermek için insanın önünde tek seçeneği vardır araştırmak ve öğrenmek! Bilim adamları bir bitkiyi bir çiçeği yada böceği yada herhangi bir konuyu uzun araştırma ve gözlemler sonunda tüm detayları ile incelerler ,sonuçla bir anlam çıkarır ve tüm insanların faydalanması için yayınlarlar. Bizler de bu bilgileri okur ve bu bilgiler ışığında o çiçek hakkında zihnimize doğru bir anlam kazandırmış, ismi kendimize doğru bir şekilde hatırlatmış oluştururuz.Bu nedenle insanın anlamlandırmak adına yöneleceği yegane istikamet işin ehli kimseler olmalıdır. Aksi halde suyu bardağa dökecek kişiler su yerine toprak dökerlerse bizler bardağı ağzımıza götürdüğümüzde susuzluğumuzu gidermek yerine ağzımızı yıkamak için su aramak durumunda kalırız.

Hakkında bilgi sahibi olmadığın hiçbir şeyin ardına düşme! Çünkü, kulak, göz ve kalb, hepsi ondan sorumludur. İSRA-36

Bilmiyorsanız ilim ehline sorun öğrenin NAHL,43

Cebrail as kendi işinde en ehil kişidir. Cebrail tüm peygamberlere vahiy getirmek, Allah’ın emir ve yasaklarını bildirmekle vazîfeli bir melektir. Cebrâil’in ismi Kur’ân’da ayrıca Cibrîl, Rûh-ul-Emîn ve Rûh-ul-Kuds diye de zikredilmektedir. Cebrâil kelimesi lügatta “Allah’ın kulu” mânâsındadır. Cebrâil’e ayrıca Nâmûs-ı Ekber de denilmiştir. Rûh-ul-Emîn denmesinin sebebi Allah’ın her tebliğini kendinden eklemeden ve eksiltmeden en doğru hali ile bildirmesi özelliğinden gelir. Ayetleri tebliğ ederken Peygamber efendimize noktası virgülüne hiç değişiklik yapmaması koşuluyla kaleme almasını bildirmiş ve Kuran bu günkü şekli ile bozulmadan kaleme alınmıştır.

Kur’anı biz indirdik, elbette yine biz koruyacağız. HİCR-9
Eğer Peygamber bize atfen, Kur’ana bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, hiçbiriniz buna engel olamazdınız.HAKKA-44,47

Kuran’da tüm ayetler Cebrail as ın Peygamber efendimize hitabı şeklinde yazılıdır.Kuran Allah’ın peygambere direkt hitabeti değildir. Bu vesileyle Kuran okurken Cebrail as dan Peygamberimize hitab ediliyormuşcasına okunması Kuran’ın doğru anlaşılmasına vesile olacaktır. Çünkü Cebrail as birçok ayette Allah tan bahsetmekte bazen dua edip bazen de insanlık için dileklerde bulunmaktadır. (tabiri ile ,okumadan âlim gezmeden seyyah olmaya çalışan ateist güruhlar ,bu yüzden Allah niçin kendisinden bir şey talep ediyor yada niçin kendi kendisine hitap ediyor yada niçin BİZ diyor gibi söylemlerle , İslama karşı cahilce saldırmaya çalışırlar) Cebrâil as ,Mekke yakınındaki Hira Dağında ibâdet ve tefekkürle meşgul iken Peygamberimize gelerek Kuran’ın ilk ayeti ile şöyle hitab etmiştir :

Oku Yaratan Rabb’inin adı ile oku! O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku ! İnsana “bilmediklerini belleten” , “kalemle yazmayı öğreten” Rabb’in en büyük kerem sahibidir. ALAK-1,2,3

Günümüz toplumlarına baktığımızda insanların bilgilere maalesef ,doğru yöntemlerle ulaşmadıklarını gözlemliyoruz. Genellikle insanlar arkadaşlarına,komşularına yada yakın çevrelerindeki kimselere sorarak ya da muhabbetle öğreniyorlar. Bunun nedeni ise, insanların çocukluk dönemlerinden kalma taklit ederek öğrenme alışkanlıklarını sürdürmelerinden, yani özgüven eksikliği ile akıllarını kullanma becerilerini geliştirememiş olmalarından kaynaklanıyor. Özgüvensizlik motivasyonları ise kişileri, kendilerinden daha üstün ve yetkin sandıkları, toplumun diğer fertlerine doğru yönlendiriyor. Bir insanın davranış ve motivasyonunu anlamlandırmak adına bilime yönelmiş kişiler ile çevresinden ailesinden yaşadığı toplumun kültüründen öğrenerek An’ı anlamlandırmaya çalışan kişilerin zihinlerindeki oluşan tablo aynı değildir. Yaşadığı çevreden öğrenmeye alışmış ezberci ve gelişmemiş kişilik yapılarının birbirlerini anlayamamalarının nedeni aşağılık duygularının tezahürüdür.

Bunların bir de ÜMMİ (kelime anlamı itibariyle “ümm” Arapçada anne, “ümmi” ise anneden doğduğu gibi, eğitim almamış kendini geliştirmemiş demektir) kısmı vardır, kitap bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına , boş saplantılara kapılır ve sanılar içinde dolaşır dururlar. BAKARA-78

Yüce Rabb’in ayetinde işaret ettiği üzere Hiç şüphesiz, bilerek yaşamak ile sanılar ile yaşamak farklı şeylerdir. Çünkü her iki durumda kişinin zihninde farklı beklentiler ve buna bağlı olarak farklı anlamlar oluşur.  Örneğin;Sevgi etken bir eylemdir. Sevgi olgusunu öğrenmiş kişiler, ilişkide oldukları kişilerin iyiliğini düşünür ve bu doğrultuda eylemlerde bulunurlar. Çünkü sevmek kendi isteklerini karşılamak değildir. Sevmek ilişki yaşadığınız kişinin hayatını kolaylaştırmak onun güven ve huzur içinde yaşaması adına eylemlerde bulunmak demektir. Sevmek, sevdiğiniz varlık için iyi olacak şeyleri bilmek demektir, bilmiyorsak öğrenmek bunun için çaba göstermek demektir. Çünkü sevgi de ben yoktur “biz” vardır. Sevmek tek kişinin yaşayacağı edilgen bir duygu değildir. Aile içinde “biz” denen sevgi halini erken dönemde öğrenmiş kişilik yapıları, dolayısıyla sevgi kavramını doğru tanımlarlar ve zihinlerinde doğru bir anlamlandırma yapmış olurlar. Ailesi ve çevresinden bencilliği öğrenmiş bir kişinin zihninde anlamlandırdığı sevme eylemi edilgendir.

Bencil insan beğenilme arzusunun adını sevgi koyar ve ben merkezci küçük çocuklar gibi sürekli kendisi için eylemlerde bulunulmasını arzular. Ebeveynleri tarafından İlgi ve sevgi ihtiyaçları karşılanmadığı için Psikolojik gelişimlerini tamamlayamamış fiziken olgun ancak ruhsal anlamda çocuk kalmış bu kişilik yapıları sevme eylemine girişmedikleri için eylemin kendilerine getirdiği hazzı da anlayamaz ve dolayısı ile sevmek fotoğrafı zihninlerinde çok farklı bir görüntü oluşturur. Bu nedenle bencil bir insan sizi de kendisi gibi beğenilme ihtiyacında muhtaç bir kişilik zanneder. Bencil kişilikler ağır değersizlik duygusu içinde yaşarlar. Bu kişilere değer verir davranışlar içine girdiğinizde ,ve maalesef bunu fark ettiklerinde sizi kullanmaya ve çıkarları doğrultusunda yönlendirici davranışlar içine girmeye başlarlar. Eğer onları eylem ve söylemlerinizle çok değerli olduklarına inandırırsanız beğenilme sarhoşluğu içinde sizi mutlaka ama mutlaka terk ederler. Halk arasında ne oldum sandım sendromu olarak adlandırılan bu kişilikliklerin beğenilme tatmini yaşadıkları an ,sevgililerinden ilgilerini kestiğini yada terkettiklerini görürsünüz. Çünkü ; Bencilin amacı sevmek değildir, beğenilmektir.

O artık amacına ulaşmış ve çoktan yeni bir hedef arayışına başlamıştır. Bencilin asıl amacı değerli olduğunu herkese kanıtlamaktır. bknz:YOBAZNAME başlıklı sohbetimizde bu kişilikleri detaylı olarak irdelemiştik.

Halifelik kaftanını kendisine layık görüp giymiş bir kişi ; Düşünce yetisi ile yaşayan, halifelik Sorumluluğu ile Yüce Rabb’in bildirilerine aklı ile ,anlam vermeye çalışan, Allah’ın ilkelerini,üstünlüğü olarak verilmiş aklı ile ve emredildiği üzere, emrine verilmiş canlılar ve kardeşlerinin faydası için kullanan ve bu sorumluluk üzerine sınav idrakinde olan bilinç demektir.

Anlam” kavramı ,yaşamını “maske takmadan” “kendiliği içinde” gerçekleştirmek isteyenler için çok ama çok değerlidir. Halife yeryüzüne sınanmak üzere gönderilmiş belirli bir sınav süresi içinde yaşayan varlıktır. Bu süre içinde sevgisi ve ilgisi ile yoksunları koruma, gözetme, barış ve merhamet ile kucaklama, ilim ile aydınlatma ve aydınlanma görevleri kendisine Kuran’da yazılı olarak defaatla tebliğ edilmiştir. Yeryüzü yaşantısını sınav olarak gören maskesiz kişiliklerde “halifede” yaşam biricik ‘tir. Her an bir kez yaşanır ve geri getiremeyeceği her anın sınav sorumluluğunu yüklenmiş halife “an” ve “anın anlamı” nın bilinci ile yaşar.

“Hayır” kelimesinin sözlük karşılığı başkalarının yararına yapılan maddi veya manevi karşılıksız yardım demektir. Bu tanımın eş anlamı “Sevgi” dir.

Herkesin, her topluluğun, yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse siz, hayırlarda birbirinizle yarışın! BAKARA-148

Halife içinde bulunacağı tüm anlar’da , sevgi eylemlerinde bulunabilmek adına ilime bilime yönelir okur öğrenir. Çünkü halife , karşısındaki kişi için “iyi” olacak şeyleri öğrenmekle ilişkide olduğu kişiyi yanlış yollara sürükleyecek istek ve arzularının da önüne geçerek sevdikleri için doğru bir yönlendirme yapabilme şansına sahip olur. Bu yüzden halife Rabb’in hoşnut olacağı “eylemsel sevgiyi”, insanların barışı ve huzuru için, ve yarış içinde Kuran’da kendisine tebliğ edildiği şekli ile gerçekleştirmiş olur. Bu yaşam görüşü nedeni ile ilişkilerini de doyumla yaşar ve karşısındaki kişilere an’ı ve an’ları hakkı ile yaşatır. Bir insanı sevmek, sevgilinin keyfi isteklerini yerine getirerek onun hoşnut olmasını sağlamak demek değildir. Kendi arzularının yerine getirilmesini beklemek de sevgi değildir. Yeryüzünde yaşayan her insan eşit yaratılmıştır ve herkes için tek “ortak doğru” ve “ortak iyi ” vardır. Sevgi de prensip, kişileri “ortak iyi” ye yöneltmek ve bu uğurda mücadele vererek mutluluk sağlamaktır. Ortak iyi tespiti yapılmadıkça insanların birbirlerini seviyorum demeleri boş riyakarca ikiyüzlü bir söylemdir. Çünkü bu tespit yapılmadığı süreçte, insanlar bilgi ile değil,ancak kendi sanıları ile yaşıyor demektir. Çünkü bu tarz ilişkiler BEN diyen iki kimliğin,kendi nefsani istek ve arzuları üzerine şekillenir ve ortak iyi ve doğrular yerine, menfaatler karşılanır.

Nefsini ve nefsinin isteklerini kendisine tanrı edinen kimseleri gördün mü ? Sen onlara koruyucu olabilir misin ?
Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır onlar hayvanlar gibidir, hatta yolca hayvandan daha da sapıktır. FURKAN,43,44

Ortak doğru ve iyi tanımını, uç bir örnek vererek birlikte anlamaya çalışalım.,  İki kişi düşünelim biri mazoşist diğeri de sadist bir kişilik olsun. Baktığımızda bu iki insanın birbirinin zıddı ancak ilişkilerinde birbirlerini tamamladığını gözlemleriz. Bir kişi acı çekerek haz alır diğeri ise acı vererek doyuma ulaşır. Böyle bakıldığında, her iki insanın doğruları farklı görünür. Ancak bilgi ile bakıldığında bu kişiliklerde var olmanın kanayan ve kanatan savaş yaralarını görürsünüz. Tüm sadist ve mazoşistlerin bu sapkınlığa yönelmelerinin nedeni 0-6 yaş kişilik gelişimi dönemlerinde yaşadıkları travma boyutunda ağır ilgisizliktir. Çocuk için uyaran anne ve babadır. Çocuk bu uyaranlardan ne kadar mahrum kalırsa ,kendi canını acıtarak varlığını hissetme yolunu seçer böylelikle mazoşizme ilk adımını atmış olur, veya tam tersi kişilik olan sadist kişilik başka bir canlıya zarar verip canını yakarak varlığını kendisine ve çevresine hissettirmiş olur. O anlarda bu hasta kişiliklerin hissettikleri duygu annenin çocuğunu övdüğü anlardaki yaşadığı sevinç ve mutluluk hissi ile birebir aynıdır. Kedilere ,köpeklere sokak hayvanlarına işkence ve eziyet eden insanların sadist kişilik yapıları sevgi ve ilgisizlik kaynaklıdır. Bilim ışığında örneklediğimiz bu iki farklı insanın ortak sorunları ilgisizlik ve sevgisizliktir. Tüm insanlar için “ortak doğru” ve “ortak iyi” olan şey insanın ilgi  sevgi ve bilgi ihtiyacıdır. Örneklerle görüyoruz ki yaşamda her şeyi anlamak ve çözüme ulaşabilmek adına bilgiye ve doğru anlam bulmaya ihtiyacımız var. Bu yüzden her halife adayının “insan yada, insanlık için “ortak iyi” olacak şeylerin ne olduğunu öğrenerek bu bilgiler doğrultusunda herkesi “ortak iyi” ye ve iyiliğe teşvik etmek yükümlülüğü vardır.

Bilgiye yönelmemiş insanın sevgi iddiası, boş bir söylemdir ve asla sevgi değildir. Çünkü sevgi söylem değil bir eylem ,edilgen değil etken bir haldir. İnsan için iyi olacak “ortak iyi” Kuran’da yazılıdır. Kuran ile çelişmez bir gerçekle bilimsel kitaplarda da yazılıdır. Halife adayına düşen görev Allah’ın üstünlük olarak verdiği akıl ile ilme yönelip araştırmalar yaparak, okuyup öğrenerek bilgiler doğrultusunda yaşamını sürdürmektir.

Anlam üretimi kitle üretim teknolojilerinin kullan at mantığı gibi her seferinde sil baştan üretilmez. İnsan doğduğu andan başlayarak sosyalleştirilme ve sosyalleşme süreci içinde yaşadığı örgütlü yapıların işaret sistemlerini, sembol setlerini ve dillerini öğrenir. Böylece insan, yaşadığı çevredeki anlam sistemleri içinde sosyalleşir. Bunun anlamı, insan sosyalleştiği anlam sistemleri tarafından önemli ölçüde biçimlendirilir. İnsanın düşünceleri yetiştiği çevrenin kültürel şifre setleri ve dünya görüşleri tarafından harekete geçirilir ve yönetilir. Bu yüzden baştan yapılmış yanlış bir anlam tanımlaması kişilerin yaşamını, çözülmesi mümkün olmayan karışık bir ip yumağı haline getirecek, ve mutsuzluklara sürükleyecektir!

Tüm bu nedenlerden dolayı Yüce Allah, insanın kendisini başkalarının ya da toplumun gözünde var etmesini ,herhangi bir insanın beğenisi üzerine yaşam sürdürmesini yasaklar.Bilgi ve akıl ile hareket edip hüküm vermesi gerekliliğini farz kılar.Bir insanın ya da toplumun beğenisi üzere yaşamak ya da herhangi bir eylem ya da söylemde bulunmak Kuran’da belirtilen şirk tanımına girer. Ve Şirk;Affedilmeyen yegane günahtır!

Bu yasakla Yüce Allah, insanı çocukluk dönemi taklit alışkanlığından çıkarıp insan için yarattığı o muhteşem “akıl gücüne” yöneltmek istemektedir.Böylelikle kulu başka benliklerin arzu ve isteklerinin kölesi olmaktan kurtulup ,ruhsal anlamda özgürlüğüne kavuşmuş olacaktır. Kuran bizleri ilim ve bilime yönlendiren kendimizi ,çevremizi tanımamızı sağlayan ve kainatın tüm ana bilgilerini de içinde barındıran en doğru en eğitici en mükemmel kitaptır. Kuran ile terbiye olmuş Yunus Emre’nin konumuzla ilgili o muhteşem dizelerini gelin birlikte hatırlayalım.;

İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin Ha bir kuru ekmektir
Okudum bildim deme Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen Abes yere gelmektir
Dört kitabın mânâsı Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin Bu nice okumaktır

İnsanoğlu seçimleri ile rolünü belirleyen mükemmel bir oyuncudur. Ancak kimi rezili oynamak ister, kimi veziri
İnsanoğlu seçimleri ile rolünü belirleyen mükemmel bir oyuncudur. Ancak kimi rezili oynamak ister, kimi veziri

Yüce Allah’ın insanı, Akıl ve Bilgi ile donatarak, diğer meleklerden üstün kılma arzusu ; Bizleri en asil en şerefli, en üstün mertebedeki HALİFELİK makamına getirdi. Halifelik giysisi padişahların kullandığı altın işlemeli inci süslemeli bir elbise değildir. Aksine, kumaşı AKIL BİLGİ SEVGİ SADAKAT VE İTAAT ile dokunmuş tılsımlı bir kaftandır. Ve bu kaftan sadece, onu giymek isteyene armağandır.

14 Comments

  1. sizin yazılarınızı çok beğeniyorum..bizi böyle aydınlattığınız için teşekkür ederim..:)

    Beğen

  2. Bastan ve yeniden bastan okunulacak yalin ve dopdulu bir makale… Yureginize, akliniza, emeginize saglik…

    Beğen

Yorumlar kapatıldı.