Deizm bilim ve İslam

Deizm Bilim ve İslam, kavram olarak bilimin nedensellik ilkesi ile örtüşüyor görünse de, bilimin çarpıcı gerçekleri Deizm inanışını ısrarla bilimin dışına itiyor.

Bedenimizi yaşamda tutan,haz ilkesiyle çalışan, bilimsel olarak İD  ismiyle tanınan, Kuran’da Nefs olarak bildirilen beyin işlevimizin bir bölümü Deizmi ve Ateizmi şekillendiren yegane etken olarak görünüyor.

Dünya üzerinde tespit edilmiş her biri birbirinden ayrı dört bin üzeri inanış ve buna bağlı zihinlerde oluşturulmuş yüzbinlerce Tanrı kavramı mevcuttur. Deistler zihinlerinde bir tanrı kavramı yaratırken bunu daima zaafları doğrultusunda mazeretler uydurarak şekillendirirler. Örneğin tüm insanların eşit haklarla barış ve kardeşlik içinde yaşaması gerekliliği Aklın doğrusu ve insanlığın ortak kabulüdür. Ancak ne var ki iş uygulamaya geldiğinde bu ve buna benzer hakikatler insan iradesinde farklı mazeretler doğrultusunda değişime uğrar. Doğru bir düşünce davranışlarda yanlışlar ile evrilince benlik içine düştüğü bu vicdani durumdan kurtulmak adına yanlış davranışları da affeden bir tanrı yaratarak kendisini rahatlatır. Böylece deizm inanışında; Aklın ve mantığın doğruları maddi dünyaya ait bir takım korkular uğrunda ego aracılığı ile şekillenmeye ve evrilmeye yönelir.

İnsan kendi özbenliği üzerine yönelmiş derin ve keskin bir bakıştır. Kıyamet suresi 14

Deizm inanışına göre Allah kullarına Peygamberler vasıtası ile kurallar getirmemiştir ve Tanrı sadece akıl ile kavranılması gereken bir olgudur. Bu inanış deizm kavramını şekillendiren en önemli zihin oyunudur. Deizm aslında ; Kullarına sorumluluklar yüklemiş ve yanlış davranışlarında cezalar veren ve bunu önceden yazılı bildirmiş bir tanrıdan kurtuluşun ilkel zihinsel çabasıdır.

Korkularımız yaşama dikkatle bakmamızı sağlayan, bizleri düşünmeye sevk eden ve hatalardan kurtulmamız adına yöntem belirlememizi sağlayan içsel frenlerimizdir. Ancak korku duygusu, psikolojik gelişimini tamamlayamamış zayıf kişilikli insanlarda mücadele etmek yerine kaçma dürtülerini açığa çıkarır. “başarabilirim” inancını ruhunda taşımayan zayıf kişilikler korkuları ile yüzleşmek yerine gelişim dönemlerinde oluşturdukları “savunma mekanizmaları” ile kendilerini bilinçaltında kandırırlar.
imageHer ülkede bireylerin huzurunu ve mutluluğunu ortaklayan yasalara anayasa denir ve halkın ortak menfaatini oluşturan bu yasalar bireylere yükümlülükler getirerek kanunlarla cezai yaptırımlar uygular. Amaç insanı sadistçe cezalandırarak zevk almak değil, bilakis, sonucu göstererek kişiyi korkutmak suretiyle suçları önlemektir. Ayrıca suçlu insanları bir süreçle yaşamdan mahrum bırakarak, yapmış oldukları eylemin kötülüğünü idrak etmelerini sağlamaktır. Ebeveynler gelişim döneminde çocuklarına yaşamda bazı kurallar olduğunu öğretirler. Örneğin yolda karşıdan karşıya geçmeden önce dikkat etmeleri gerekliliğini, aksi halde ömür boyu sakat kalabileceklerini hatta kazalarda ezilip yaşamlarını yitirebileceklerini anlatırlar.Burada amaç çocuğu korkutup haz almak değildir, bilakis korkuyla çocuğa dikkat kazandırarak onu tehlikelerden korumaktır.
Bilimin tartışılmaz bir gerçeğidir ki korku duygumuz bizleri tehlikelerden ve yanlışlarımızdan arındıran yegane emniyet sistemimizdir. Tüm çocuk gelişimciler ve eğitimciler ortak toplum kurallarını önceden çocuklara bildirir ve ortak yaşama karşı bir disiplin ve dikkat beklerler. Tüm demokratik ülkeler toplumun ortak huzurunu belirleyen kuralları anayasalar ile önceden belirler ve “ortak yaşam huzurunu” tesis etmek için bireylerden disiplin bekler.

Deistlerin İlahlaştırarak savundukları Bilim ;  Ortak yaşam kurallarını önceden belirlemenin ve bu kurallar doğrultusunda yaşam sürdürmenin, barışı ve esenliği sağlayacağına kanaat etmesine rağmen ve Ebeveynler aynı amaçla evlatlarını korumak adına uyarılar yapıyor iken;

Deist inanışın cahil ve unutkan Tanrısı Kullarına önceden Niçin yazılı öğütler, kurallar koymamış veya unutmuştur?

Aciz bir insan bile evladını korumak için, öğretiyor, öğütler vererek yol gösteriyor iken; Deizm Tanrısı kullarına niçin bu kadar duyarsız ilgisiz sevgisiz merhametsiz ve vurdumduymaz bir Tanrı’dır ? 

Bilim ve sağduyu ile davranışlara yön verilmesi gerekliliğine inan deistler, kendilerini tanımlarken bile çelişki içindedir.
Sağduyu ; Günlük hayatın belirlediği görüş, düşünüş ve davranış şekillerinin bütününe denir. Sağduyu kişinin toplum veya çevresinden edindiği bilgiler ile zihninde oluşturduğu kanaatlerdir. Kişilerin bir durum üzerineki kanaatleri bilgi aldığı toplumun kuralları ile şekillenir ve bu sebeple her kişinin sağduyusu farklılıklar gösterir. Sağduyu Bilge kişilerde bilim, tecrübe ve sezgisel anlayış ile şekillenirken, bilgiyi ailesinden ve çevresinden alan kişiliklerde toplumun ön yargılarına ve değerlerine göre şekil alır.

Bilime inanan ancak Sağduyu ile karar vermeyi ilke edinmiş tarifinde bile bilim ile çelişen deizm kavramına bilimsel bir derinlikle bakmaya devam edelim.

NEDENSELLİK VE BİLİM

Bilim; gözlemlenen evrenin yapısının ve evrenin içindeki yaratılmışların davranışlarının deney düşünce ve gözlemler aracılığı ile açıklanma şeklidir ve çeşitli konularda bir çok alt dala bölünmüştür.

Nedensellik ilkesi; bilimin klasik yöntemidir. Bir şeyin bir amaç uğrunda ve o amaca uygun bir yapı ile yaratıldığı her şeyin birbirine belli bir şekilde zincirleme bağlı olduğunu, her şeyin bir nedeninin olduğunu ya da her şeyin bir nedene bağlı olarak açıklanabilir olduğunu ya da belli nedenlerin belirli sonuçları yaratacağını ve aynı koşullarda aynı sonuçları vereceğinin varsayımından hareketle açıklanabileceğini öngören felsefi bir yaklaşımdır. “Madem ki yaratılan var o  halde bunu bir yaratan vardır” mantığı biliminin başlangıcı ve temel felsefesidir.

Aynı neden aynı sonuca yol açar mantığı ve ilkesinden hareketle ; neden–sonuç bağlantısı bu yüzden bilimin kesin değişmezidir. Bu anlamda bilim için, evrendeki tüm olay ve oluşlar, kesin, değişmez ve öngörülebilirdir. Aynı ilke içinde, belli bir olguyu bilmek onun nedenini de bilmek olarak anlam bulur ki ; “Neden? sorusu” bu yüzden bilimin temel sorusu olarak kabul görür. O halde soralım;

Her şeyin bir nedeni var ise bizim yaratılış nedenimiz nedir?image

Batı medeniyetlerinde henüz bilim kavramı yok iken İslam coğrafyasında İLİM ve HİKMET kavramları vardı. Bilim kavramının İslami terim karşılığı İLİM’dir. “BİLİMİN NEDENSELLİK İLKESİ” terimi karşılığı ise HİKMET’dir. Bilim günümüzdeki buluşları, İslamiyetin ilmine borçludur.Geçmişte ilmin mimarları, yerçekimi hesaplarına dayanan binalar yapmışlar, matematik bilginleri, bilgisayarın temel logaritması olan algebrayı yani cebiri bulmuşlar ve kodlamayı keşfetmişlerdi. Doktorları, hastalıklara yeni ilaçlar bularak sadece kendi toplumlarını değil Avrupa toplumlarını da salgın hastalıklara bağlı ölümlerden korumuşlardı.Uzay alimleri gökyüzündeki yıldızları incelemişler ve onları isimlendirerek, bugünkü uzay çalışmalarının temellerini atmışlardı.
Bilim ve İlim birbiri ile eş anlamlı gibi görünüyor olsa da, aralarındaki fark;

Yoksulları doyurmak amacıyla kurulmuş bir aşevi ile, yemek satmak için kurulmuş bir restoranın farkı gibidir.Bilim buluşları insanlara satarken,İlim Allah’ın emri olarak “insanın hayrı için” bila bedel kullanır. İslami ilim ve hikmet kavramına ve faydalarına BURADAN BAKINIZ

Bilmediğin hiç bir şeyin ardına düşme emri ile ,bilimi bir amaç uğrunda ilke edinmemizi farz kılan Alim Allah’ın hükümleri doğrultusunda ve nedensellik ilkesi içinde deist düşüncelere soralım;

Bilim her şeyi nedensellik ilkesi içinde sorguluyorsa ;

Yaratılmışlığın nedeni nedir?

Üzerinden bunca yüzyıllar geçmesine rağmen, bilim insanları ve deistler bu soruya hala ortak bir cevap bulamamışlardır.

Orta çağda, soyluları ve emirlerini tanrı emri gibi gösteren kiliselerin adaletsiz Tanrısının kurallarına karşı, tepki sonucu oluşan ve gelişen bugünkü politik vahiy karşıtlığı, deizme yönelenlerin yanılgısının başladığı noktadır. Oysa İslamiyeti temsil eden Kuran bilakis insanlara Akıl ve mantığın  ilim yöntemi ile kullanılmasını onlarca ayeti ile emretmektedir. Bilim her şeyi araştırarak bir sonuca vardığına göre;

Bilim doğrultusunda araştırmalar sonucu kararlar verilmesi gerekliliğini savunan Deist Düşüncelerin; Kuran’ı okumadan, ön yargıya varmasının altında yatan, KÂHİN BİLMİŞLİĞİN SIRRI NEDİR ?
image
İslamiyet ile örtüşüyor görünen Tek Tanrı inancı ve örtüşmeyen iman farklılığını, sütten ağzı yanmış yoğurdu üfleyerek yiyen deistler ve ağzı yandığı için bir daha asla süt içmeyen ateistlere savundukları bilim ışığında ve somut delilleri ile aktaralım. Ancak belirtmeliyiz ki ;

Deizm : yabancı bir kelime olduğu için deistlerin ecnebi olduğu düşünülür. Ecnebi Arapça’da bir şeyin merkeze oranla daha dış kenarında olması anlamını karşılayan “c n p ” kökünden türemiş, “acnabi” sözcüğünden dilimize geçmiştir. Üzülerek belirtmeliyiz ki kendisini müslüman olarak tanıyan ve tanıtan milyonlarca yurttaşımız maalesef dinlerine en az ecnebîler kadar ecnebidir. Oysa Kuran’a göre ,Allah’ın bildirdiği yükümlülükleri yaşamında uygulamayan her kişi ülkesi neresi olursa olsun deist, teist ya da ateisttir. Belirtmeliyiz ki : Yüce Allah her kula yükümlülüklerini açıklayan Kuran’ı okumasını öğütlerken ayetleri hayatına geçirerek yazılı sözlü ve davranışsal tebliği de şart koşar. Dünyanın her hangi bir yerinde yaşama gözlerini açmış ve Allah’ın ayetlerinden mahrum bir kişinin düşüncelerine müracaat ederek Allah’a yaklaşması ve yönelmesi çok tabiidir. Bu nedenle Vahy-i okuyan bir müslümanın vahy-i bilmeyen kişilere tebliği yapması şart koşulmuştur. Bunun aksi dinden çıkmak anlamını taşır ki en yumuşak tabiriyle kişiyi deist haline getirir. Dini sorumluluk olarak bakıldığında ; cezaya müstahak olan kişi Kuran bilgilerine ulaşmaktan mahrum kalarak deizme sığınan insanlar değil bilakis, tebliğ yükümlülüklerini yerine getirmemiş Allah’ın ayetlerine ve ayetlerindeki hükümlerine pervasızca sırtını dönmüş Fasık anlayışlardır. Sohbetlerimizi takip eden deistlerin özellikle bu konuyu dikkat içinde okumalarını tavsiye ediyoruz. Zira; Her platformda müminlere, üstenç kibirli yaklaşımlarının altında yatan bilimsel nedenleri, ulvi bir sorumlulukla Allah’ın bir yardımı olarak aktaracağız.

Yüce Allah mutlak ve sonsuz olduğu halde, diğer bütün mahlûkat yaratılmışlık damgası ile “bir amaç için” ve o amaca hizmet edecek yapıda ölçüler içinde doğar. Allah bir şeyi yarattığında o şeyin kabiliyetlerini ve davranış kanunlarını bir “amacı gerçekleştirecek kabiliyette” içine yerleştirir. Yaratılan her varlık onun yaratma amacındaki nedene bağlı bir davranış ve ölçü içindedir. (Bilimin nedensellik ilkesi ve bilimin tarifinde olduğu gibi!) Amaç uğrunda yaratılmış evrenin kanunları çerçevesinde, insana ; Allah’ın belirlediği ölçü ve kurallar doğrultusunda hareket etmesi koşul ve şartı ile ve sınanmak amacıyla ve özgürce seçimini yapması adına serbest irade verilmiştir. Diğer canlılardan kendisini ayrıştıran yegane özelliğinin aklı olduğu ve nefs denen mahiyetine yerleştirilmiş yaşam içgüdüleri ile hareket etmemesi gerekliliği bir çok ayet ile açıkça tebliğ edilmiştir. Rabb’inin bu emrine uymadığı durumlarda hem dünyada hem ahirette “hangi kader ile karşılaşacağı ” yazılı uyarılar şeklinde Kuran’da açıklanmıştır.
image
Nefsinden temizlenip arınan kurtuluşa ermiştir. Şems suresi 9

Aziz Allah ısrarla nefsimizden arınmamızı öğütlüyor olduğuna göre ; Bizleri niçin nefs denen olguyla yarattı ? 

Bilimsel tanımı ile İd Kuran’da zikredildiği ismi ile, Nefs;  her canlının yaşamda kalması için ona önceden verilmiş içgüdüsel özellikler ve yetenekleri anlamını taşır ve doğuştan var olan temel yaşam içgüdülerimizi içermektedir. Örneğin arıların aklı yoktur , polen taşımak ve bal yapmaları amacıyla yaratılmışlardır ve içlerine yerleştirilmiş nefs denen içgüdüleri yaşamda kalmak ve yaradılış amacına hizmet için güdülenmiştir. Bu yüzden akıl ve özgür irade ile hareket edemezler. Oysa insanda akıl iradeyi nefsin elinden alabilecek zeka donanımları ile yaratılmıştır. Bu yüzden Kuran’da İnsanın aklına yönelmesi ve aklı ile kararlar alması öğütlenmiştir. Nefsin insandaki işlevi sadece ,beden denen aygıtımızı acıkma susama nefes alma cinsellik vs dürtüleri ile yaşamda tutmaktır.

İd veya nefs denen içgüdülerimiz ile yaratılmış bizler büyüdükçe hazza ulaşmada bazı kuralların olduğunu öğreniriz. Bu durumda nefs bir evrimleşme geçirerek egoyu oluşturmaya başlar. Egonun görevi arzularının tatminini sağlayacağı dış dünya ile arzuları arasında bir uzlaşma köprüsü kurmaktır. Ego insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan gerçeklik kuralı ile bu evrede tanışır ve dış dünyanın gerçeklerine ayak uydurmaya çalışan zihinsel işlevler bütününe dönüşür. Açlık cinsellik gibi temel yaşam dürtülerinin farkına varılması, dış dünyada yiyecek nerede ve nasıl ulaşılır, “emek verilerek kazanılır çalınmaz” “cinselliğin tatmini için karşılıklı rıza gerekir tecavüz edilmez” gibi bilimsel ya da toplumsal kabuller ile id’e (çocuğa) dayattılan dış dünya kurallarıdır.

Zaman içerisinde egonun bir bölümü dayatılan kuralları anlamaya çalışırken evrimleşir ve üst benlik de denilen Süper egoyu oluşturur. Süper ego dış dünyadan çocuklara dayatılan temel yaşam kaideleri ve kuralları silsilesidir ve nefsin doyumsuz dürtüsel arzularının yegane engelidir. Küçük çocukların isteklerinin karşılanmaması durumunda ebeveynlerine nasıl inatçı ve saldırgan tavırlar takındığını hepimiz biliriz. İşte bu durum nefs denen içgüdülerimizin ne olduğunu ve (Akla ve mantığa) yani süper ego ya hazlarını elde etmek adına, nasıl tepkiler verdiğini gösteren anlamlı bir fotoğraftır. Çünkü nefs daima tatminlerini yiyecek içecek cinsellik gibi haz doyum araçları ile karşılar ve hazza ulaşmada kendi yararına olsa bile sınırlar koyulmasından hoşlanmaz. Bu nedenle psikolojik gelişimlerini tamamlayamamış egosu marazi bir yapıya bürünen kişiler, kişilik gelişim dönemlerinde ağlayarak elde etmeye çalıştıkları hazzı, büyüyüp güçlendiklerinde nefsin buyurganlıkları doğrultusunda gerek saldırarak gerek baskı kurarak çeşitli hileler ve tuzaklar yolu ile elde etmeye çabalarlar. İstek ve hazza ulaşmada hiç bir ahlaki kuralı tanımazlar.

Nefs daima kötülüğü emreder. Yusuf Suresi 53

Nefs ile doğan bebeklerin henüz egoları ve süper egoları yoktur. Bebek yani nefsin tanıştığı ilk haz anne tarafından emzirilmektir. İlk emzirme ile bedene giren anne sütü hormonal tepkimeler ile beyinde bir haz yaşatır. Bu doygunluk hissi hepimizin bilinçaltına kodlanan iyilik ve güzellik kavramının öz mayasıdır. Dış dünyadan kendisine meme ile yönelen bu hormonal rahatlama sonraki evrelerde ilk önce meme ve bütünlük algılandığında meme sahibini de “iyi ve güzel” tanımı ile kendisine cazip kılar. Bu evrede altını ıslattığında canının yanması ve canının yanmasını engelleyen varlığın dokunuşları kötü ve iyi kavramına ilave olarak bir başka varlığa güven duygularının da temelini oluşturur. Bu evrelerde Anneden bebeğe yönelen sevgi ve ilgi çocuğun yaşamında kullanacağı duygularının temelini teşkil eder. İlk aşamada emzirme ve bakımı ile Anneyi bir haz nesnesi olarak algılayan bebek anneye haz sevgisiyle ve haz aracı olarak yaklaşır. Ego gelişimi döneminde ise Anne çocuğa, haz alabileceği başka olgular olduğunu öğretir. Yiyecek içecek ile başlayan ego gelişimi seyri, ebeveynlerin davranışlarıyla aile içi yardımlaşma kendinden küçükleri koruma yoksuna el uzatma gibi haz veren sevgi fiillerine yöneltilerek öğretilir.

Sevgi fenomeninin biyolojisi, özellikle de nörobiyolojik yönleri tıp yakın tarihinde oldukça ilerlemeler kaydetti. Bilimsel veriler, gerçek sevgi ilișkilerinin limbik sistem aktivasyonuna dayalı birtakım karmașık, nörobiyolojik fenomenler olduğunu açıkladı. Sevgi eylemi sırasında insan beyninin, en kuvvetli bedensel hazzın (nefsani haz) sunduğu miktardan yüzlerce kat fazla oksitosin, vazopressin, dopamin ve serotonerjik ișlevleri ürettiğini ve insana çok yoğun hazlar verdiğini artık bilim sayesinde biliyoruz.

Bilim, sevgi kavramını ; İnsanın çıkarsız yöneldiği bir varlığı, kendi benliğinden üstün tutması olarak açıklıyor. Örneğin annenin çocuğundan bir menfaat beklemediği gibi. Bu anlamda Fakirler düşkünler yetimler muhtaçlar hastalar kimsesizler darda yolda kalmışlar, hayvanlar bizler için sevgi hormon iletiminde en yüksek dozda mutluluk hormonu sağlayan çıkarsız yönelimler olarak öne çıkıyor. Bilimin tarifi ile Koşulsuz sevgide İnsan, benliğini unutmakla yoğun bir şekilde mutluluk hormonlarının açığa çıkmasına neden oluyor. Yüce Allah’ın bizleri sevgiye koşullanmış varlıklar olarak yarattığını, bilim vasıtası ile artık çok iyi gözlemliyor ve Kuran’da bizleri niçin fakirlere yoksullara muhtaçlara ve aslında kardeşliğimize ve eşit yaşama yönlendirdiğini hikmetiyle idrak ediyoruz.

Allah’ın bizlere önerdiği Karşılıksız Sevgi eylemlerimizde küçücük bir dokunuş, küçücük bir benlikten vazgeçiş , nefsani hazların vücudumuza zerk ettiği hormon miktarının kat ve kat fazlasını coşkun mutluluklar halinde sunuyor.Mutluluk hormonları olarak adlandırılan Oksitosin, vazopressin, dopamin ve serotonin hormonları insanda bağımlılık yapan hormonlar olduğu için yokluğunda kişide büyük bir gerginlik yaratıyor. Tabii ki sonuçla, hormon bağımlıları olarak hepimiz mutluluk hormonlarını elde etmek adına gün içinde bir takım eylemlere giriyoruz. İnsan vücudu, yokluğunda çöküntü yaşadığı ve ihtiyaç duyduğu bu hormonları ancak iki yoldan karşılayabiliyor. Yeme içme seks gibi bedensel nefsani hazlar kısa süreliğine rahatlatıyor olsa da ;Koşulsuz sevginin sunduğu hormon miktarının yüzlerce kat altında kalıyor.

Çocuklar görerek öğrenirler ve en çok güven duydukları varlıkların yani ebeveynlerin davranışlarında gördükleri sevgi hallerini çocuklar da benimser ve doğru kabul ederler. Eğer ebeveynler hazzı, maddede arayan bir tutum sergiliyorlarsa çocuklar da yetişme ve yetişkin döneminde maddi hazlara yönelecektir. Bu evrede ilgi ve sevgi göstererek güven duygusunu çocuklarına kazandırmış ebeveynler çocuklarına hem sosyal ilkeleri hem de aklı ile hareket etmesini öğretirler. Böyle ağır bir sorumluğun idrakı içinde “sevgi emekleriyle” çocuk yetiştiren ebeveynler emeklerinin karşılığını aklı ile düşünen mantığı ile kararlar alabilen taklit etmeyen, ve mutluluk hormonlarını koşulsuz sevgiden karşılayan bağımsız çelik iradeli kişilikler yetiştirerek alırlar.

Çocuklarına karşı ilgi ve sevgi cimriliğinde bulunan ,nefsin haz ilkesi ile yaşam sürdüren ebeveynler, davranışları ile çocuklarına ,farkında olmadan aşağılık duyguları aşılarlar. Çünkü nefsin istediği ( yeme içme gezme lüks konfor vs) gibi maddesel hazzı elde etmek kolay değildir. Böylece çocuklar “elalemde ne var yutkunmasıyla” haset içinde geçecek bir yaşama ilk adımlarını atarlar.  Elde edilememiş  haz  beraberinde mutlaka aşağılık duygusunu da  getirir. Böyle bir aşağılanma sonucu ,başkalarına bakarak taklitle yaşam sürdüren psikolojik gelişimlerini tamamlayamamış bu  “yetişkin çocuklar”, tüm yaşamları boyunca kadere ve insanlara kahreden yaşantılar sürdürürler.

Nefsani zayıf kişilikler sevgi ihtiyaçları yüzünden daima bir başka varlığa bağımlılık hisseden ve aşağılık duyguları ile kendilerinden daha yetkin saydıkları diğer insanların davranışlarından hayatı öğrenmeye ve anlamlandırmaya çalışan kimselerdir. Bir şeyi anlamak için kitap okumak yerine insan davranışlarından konuları kavrama sakilliğine giren bu kişiliklerin en belirgin özellikleri, kitaplardan ilimden ve bilimden uzak bir yaşantı sürdürmeleridir.
Örneğin ; kendisini müslüman olarak tanıtan kişilere bakarak Müslümanlık dinini yargılamak gibi akıl dışı yaklaşımlar, sergilerler. Bu durum matematik dersinde başarısız bir öğrenciyi görüp matematik bilimini reddetmekle eşdeğerdir.
Aşağılık duygusu kaynaklı bu bakış açısı, diğer insanları kendisinden üstün ve yetkin saymakla oluşmuş bir ön yargıdır. Ve bu kişilikler yaşam duruşlarını bilim akıl ve bilgiye göre değil, kendilerinden üstün saydıkları ve bu yüzden de hasetle nefret oluşturdukları insanlara göre yapılandırırlar. Örneğin bu kişilikler , Kuranda ırkçılık yasaklandığı halde, ırkçılık yaparak akdi bozmuş yalancı münafık veya fasık bir kişiye bakarak müslümanlığı yargılarlar. Oysa mantıklı bir kişi müslümanlığın Kutsal kitabı Kuran’ı okur anlar Müslümanlık yerine yanlışın içinde olan ,kişileri eleştirir.
Narsist kişiliklerin eleştirel yaklaşımları, gerçeği vurgulamak adına adına girişilmiş bir çaba değildir, bilakis; insanların yaptığı yanlışlar üzerinden aşağılık duygularını yok etme fiilidir.

Ebeveynlerinin sevgisizlikleri yüzünden “sadece bedensel hazlar aracılığı ile mutlu olunabileceği” sanısı içinde yaşam sürdüren bu kişilikler, hormonlarını karşılayabilmek adına nefsani hazları engelleyecek her tür fikre dine partiye hararetle karşı çıkarlar. Bu boş kibirli üstenç saldırgan karşı duruş aslında bknz;ERKEN ORAL DÖNEM DOYUM EŞİĞİ sorunu yaşamış kişiliklerin, bedensel hazların engellemesine yönelmiş bir tavırdır. Sığındıkları yegane liman bilim değil aksine ; Aralarına karışmakla güven ve güç aldıkları benzeş sürü üzerinden kendilerini olumlama ve yüceltme arzusudur.

Bilim ile Kuran’ın buraya kadar çelişmediğini farkettiğimiz üzere sorun yok gibi görünür; Ancak ;

Çocuklar okuyarak değil görerek öğrenirler!

Çünkü çocuklar 0-6 yaş kişilik gelişim döneminde okuyamazlar. Bu mantıki gerçekle kişilik gelişimi evresinde ebeveynlerin de davranışlarında bilimin öğretilerini taşıyor olmaları gerekir. Aksi halde çocuklar mutluluk hormonlarını elde etmek adına gerçeğin üzerini örten,tutumda savunma mekanizmaları ile yaşam sürdürecek ve “benzeş sürüler” oluşturacaktır.

Müminler için çocuğun kişiliğini şekillendirecek dış dünya kuralları yani süper ego, Kur’an’dır. Allah’ın bildirdiği yükümlülükleri yerine getirerek yaşam sürdüren, hali ayetler üzere olan ebeveynlerin, davranışlarıyla çelik gibi iradelere sahip yardımsever mutlu eden ve bu mutluluktan beslenen sevgi dolu fedakar insanlar yetiştirdikleri aşikardır.

Çocukların görerek ve ebeveynlerini taklit ederek emaneti taşıması gerekliliğini ayetleri ile bildiren yaratılışımızın Alimi Allah Kuran’da nefs yerine insan ruhunu yücelten, kişi ve toplumları ortak iyiye, eşit  düzene, barışa ve huzura sürükleyen sevgi kanunları getirir ve nefsin dürtüleri ile davranmayı men eden cezası ağır yasaklar koyar.
Ayetlerini hali edinmemiş insanları Yüce Allah Kuranda ; Fasık olarak tanımlamış ve özelliklerini ayrıntıları ile açıkça belirtilmiştir. Nefsin dürtüleri ile yaşantı sürdüren bu kişilikleri Batı literatürü ise; Deist teist veya ateist olarak tanımlamıştır. Günümüzde Ilımlı islam veya fanatik islam gibi tanımlamalar tamamen deizm inanışını tanımlar. Allah’ın tek bir kuralını dahi keyfine göre düzenlemek yasaklanmıştır. Kişi ilim yaparak veya yaratılanları inceleyerek ayetleri sorgulayarak islamı seçebilir. Bu nedenle yaratılmışlığa bakıp tefekkür öğütlenmiş, yüzlerce ayet ile teşvik edilmiş ve bu tefekkürden ibretle fayda bulunacağı Kuran’da aktarılmıştır. Ancak Kişi Müslümanım dedikten sonra akde girmiş sayılır ve kişi vahiy  kurallarına uymakla mükelleftir. Çünkü Müslümanım diyen kişinin davranışları toplumda özellikle genç nesilden  ve vahyi bilmediği için islama henüz katılmamış insanları da etkileyecektir. BKNZ;EMANET

İslam Allah’ın ayetleriyle koyduğu kurallardır. Bu kuralları herhangi bir nedenle eksiltmek arttırmak yumuşatmak veya sertleştirmek insan düşüncesinin bir ürünü olduğu için ; Dini terk edip deizme katılmak demektir. BKNZ:FASIK

Bilimde Süper ego diye anılan davranışlarımızı şekillendiren irade, Müslümanlar için Allah ve ilkeleridir. Allah’ın otoritesi Tevhid dini İslam her tür ayrışmayı yasaklar. İslamiyette mezhep tarikat cemaat veya Irk ayrımları yasaklanmıştır. Oysa ülkemizde kahir çoğunluk, türklüğü, kürtlüğü veya ayrıştığı mezhep cemaat veya tarikatları överek müslüman olduklarını iddia etmekte, üstelik bununla kıvanç duymaktadır. Kuranda fasık tabir edilen ve sürüye katılmayı aşağılık duyguları yüzünden seçmiş ve böylece akdi bozmuş ancak kendilerini sadakat dairesinde gösteren bu münafık ve fasık kitleler Kuran da ağır bir dille lanetlenmiştir. Tevhid, Allah’ı birlemek her ayetini hal edinmek demektir. İster japon olsun ister çinli olsun ister fransız olsun, Allah nezdinde Kıymet O’na itaattedir.

Orta Çağda Bilimin Kuran’da teşvik edilmediğini veya yasaklandığını düşünen zihniyetler tahrif edilmiş bir dinden çektikleri yüzünden korkuyla Kuran’ı okuma ve inceleme gereği bile duymamışlardır. Deizm inanışının Hakk dini olan İslamiyete uzak durmasının temelinde büyük bir aldatılma korkusu yatar. Ülkemizde ise İslami yaşantıya uzak durarak Deizme teizme ateizme sığınanların kişilik yapılarında, merhametsiz, sevgisiz, hali dininden uzak deist veya ateist ebeveyn tutumları yatar .

Günümüzde Hümanizmi ve bilimi savunarak yola çıkmış en ileri demokrasilerde bile Nefsin “aklı” devreden çıkaran buyurgan tutumu kanunlar nezdinde cezai işlem görmez. Deistler aklı savunurlar ancak nefsin buyrukları doğrultusunda hareket ederler ve nefsi ile hareket eden diğer kişilikleri korumak dışında id buyurganlıkları hiç bir kanuni işlem görmez. Oysa Kuran İD’in akla galip gelecek her tür buyurganlığını kurallar ile ceza kapsamına almıştır.
Örneğin Kuranda fakirlere yardım etmek keyfiyet değil cezası ağır bir bedel olan mecburiyettir. Batının en ileri demokrasilerinde bile yoksuna yardım etmeyenler ceza almazlar. Oysa Kuranda İnfak, ve yardımlaşma bir keyfiyet değil cezası ağır olan bir mecburiyettir. Günümüzde savaşlarda eziyet görmüş ve avrupanın merhametine sığınmak üzere yurtlarını terketmiş yüz binlerce insanın, ölüme nasıl terk edildiklerine her gün şahit oluyoruz.
Örneğin ; 2014 yılında farklı farklı olaylarda dört bine yakın mülteci karaya çıkmalarına izin verilmediği için tüm Avrupalıların merhametsiz bakışları önünde boğularak can vermiştir. 2015 yılında 700 mülteci karaya çıkmalarına müsaade edilmediği için feryatlar içinde toplu halde televizyon ekranlarından izleyen Avrupalıların  gözleri önünde yaşamını yitirmiştir. Bu örneklerin haricinde günümüze kadar nice sığınmacı göç yollarında can vermeye devam etmektedir. Kuranda da bildirilen Avrupa insan hakları bildirgesine de koyulmuş insanlık kuralları her gün deist anlayışlar tarafından göz ardı edilmekte ve nefsani bir ayrışma üzerinden yok sayılmaktadır.

Zorda kalmış insanları izleyerek ölüme terk edebilen bu merhametsiz “sözde hümanist” irade ne yazık ki bir mazeret uğrunda hararetle savunduğu aklı ve bilimi her gün terk etmektedir. Bu ve buna benzer ,insan onurunu rencide eden binlerce örnekten görüyoruz ki ; Karar verici dizge olarak adlandırılan ego , Nefs’ den doğma bir yapı olduğu için İd’in dünyevi hazzını engelleyecek veya konforunu azaltacak bir durum karşısında korkularıyla nefsin emirlerine sarılıyor ve mazeretlerini ardı ardına sıralamaya başlayarak bencilliğine ceza vermeyen “Sözde Akıl ve Bilim” tanrısının peşine düşüyor. Oysa aynı durumda iman sahipleri Allah korkuları yüzünden nefsin buyurganlıklarını göz ardı ediyor. Korkuları; İmansızları nefsine biat ettirir iken, İmanlı kişileri Allah’a ve emirlerine itaat ettiriyor.

Kısmen Freudyan yaklaşımla irdelediğimiz konuyu “Kuranda iyilik ve güzellik kavramı” başlığı altında farklı yaklaşımlarla da derinlemesine açıklamaya devam edeceğiz. İster Yapısalcı , ister işlevselci ,ister gestalt, ister davranışçı,ister bilişsel,ister biyolojik,ister psikanalitik, ister hümanist yaklaşım olsun, hangi yaklaşım ile bakılırsa bakılsın, konu dönüp dolaşıp kişilik oluşumu döneminde şekillenen ego ya gelir. Çünkü sorun sadece id in buyurgan tutumu değil 0-6 yaş arası oluşan kişiliğin manevi yaşantının getirdiği eylemsel hazları öğrenmemiş oluşu ve hazzın sadece maddeden teşekkül ettiği önyargısıyla maddeye yönelişidir.

İd’den doğma ego dış dünyayı kavramaya çalışırken ebeveynlerin kuşandığı “sevgisizliği cezalandırmayan maddeyi yücelten olumsuz davranış dili” karşısında savunma mekanizmaları ile donanır., Süper ego ile id arasında karar verici irade olan egonun hastalanmış olması böylece kişiyi mazeretler üreten id den yana kararlar veren id in dürtülerine karşı koyamayan sabredemeyen zayıf kişilikler haline dönüştürür. Irkçılık gibi ayrımlar ve İslamofobi gibi korkuların altında yine nefsin dünyevi konforu üzerine şekillenen nefs buyurganlıkları yatmaktadır.

İd veya namı diğer nefs, bedensel aygıtının varlığını tehlikeye atacak veya konforunu azaltacak her hangi bir durum karşısında, halk arasında vicdan diye anılan egoyu saf dışı bırakarak kendisini korumaya yönelik tedbirler alır. Savunma mekanizmaları olarak adlandırılan benliği aklama çabası, bireye geçici fayda sağlıyor olsa da sonuçları hem kişilere hemde toplumlara hazin sonuçlar doğurur. Savunma mekanizmalarını sürekli kullanan ve bu sayede gerçeğin dışında seyreden , bu kişiliklerde önce nevrozlar sonraki aşamalarda ise psikozlar görülür. Günümüzde akıl hastalıklarının çılgın artışının temelinde “ben ve benden olanın haricindekileri ötekileştirme ” sevgisizliği yatmaktadır.

Deistik Allah kavrayışlarını şekillendiren ve milyonlara çeşitlendiren olgu; Özgür bilim değil bilakis nefsin üst benlik oluştururken kuşandığı marazi Savunma mekanizmalarıdır. Deistler ve Ateistler İslamiyeti nefs’e baskı yapan haz yollarını kısıtlayan Süper Ego olarak gördükleri için araştırmadan inkar(denial) yolunu seçerler.

Halkımızı dininden uzaklaştırıp deizme ve ateizme yönlendiren en önemli etken; Ebeveynlerin Sınanmak üzere yeryüzüne gönderilmiş ruhlar olduklarını bildikleri halde, maddeci bir anlayışla id odaklı akıl ve bilim dışı, nefsani bir yaşam sürdürmeleri ve bu sayede çocuklarına da sadece bedenden ibaret maddi varlıklar oldukları batılını davranışları ile öğretmiş olmalarıdır. Sevgi ve ilgi vererek Ruhu beslemek yerine yiyecekler ile nefsi beslemeyi Annelik sayan ebeveyn tutumları haz ilkesi ile yaşayan nefsani kişilik yapılarına örnektir.

İnsan denen varlığın ruh olduğu gerçeğini kendilerine henüz itiraf edememiş kişilerin, davranışlarının altında yatan eğreti motivasyon, âhirete henüz kesin iman etmiş olmamalarından kaynaklanır. Allah’a karşı sorumluluktan uzak bir yaşantı sürdürmelerinin altında yatan gizem, iman eksikliğidir. Çocuklar gerçeği ya da batılı ebeveynlerinden görerek öğrenirler. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar” sorusundaki ikilem gibi her yeni kuşak böylelikle gelecek nesillere bilimden uzak ,vesveseye dayalı sanı ve varsayımlardan oluşan id odaklı batıl ve sevgisiz bir yaşantıyı davranışları ile dayatmış olur.
Ebeveynlerinden taklitle öğrenerek kişilik geliştiren çocukların açmazı ise, taklit ederek öğrenme alışkanlıklarını akılları baliğ olduğu halde sürdürmeleridir. Aklına müracaat etme faziletini aşağılık duyguları yüzünden kaybetmiş bu kişiliklerin başvurduğu yegane yol ebeveynleri ve ataları gibi başkalarına bakarak davranışlarına yön verme eğilimleri ve ötekileştirip diğer saydıkları kişilere üstenç kibirli saldırganlıklarıdır.
image

HAYIRLARDA YARIŞIN !

Aziz Allah bizlere hayırlarda yarışmanızı emreder. Hayır kelimesinin sözlük anlamı; Başkasının faydasına yapılan karşılıksız yardım demektir. Bu tanımın Bilimsel jargondaki ismi KARŞILIKSIZ SEVGİDİR. Ve İslamiyet inancında ; Bilim insanlara fayda sağlanması amacında mutlaka yapılması gereken bir mecburiyettir.  Örneğin Mikropları keşfederek ilaçlar bulmak ve tüm insanlığa faydalar sunmak üstelik bunu bir yarış halinde sürdürmek Allah’ın kesin emridir. Zira İslam nefsin bencilliği uğrundaki her tür ayrışmayı yasaklayan tüm insanlığı Adem ile Havva’dan kardeş ilan etmiş büyük bir sevgi anayasasıdır.

Yazılı ve bilim ile çelişmediği görüldüğü halde, her hangi bir neden ya da bahane ile davranışlarına Vahiy karşıtı şekiller verenler, id odaklı yaşam sürdüren psikolojik gelişimlerini tamamlayamamış ruh sağlığı bozuk insanlardır.

İNSANLARDAN HİÇ BİR MENFAAT BEKLEMEYEN ve bu dünyadan menfaati olmayan Yüce Allah’ın değiştirilemez bozulamaz korunmuş kitabı Kuran; Sevgi, barış emirleri ve ilim mecburiyeti ile yazılı bir halde önümüzde duruyor iken;

Tarih boyu  menfaatları uğrunda, ötekileştirerek, ayrımcılıklar oluşturarak, yeryüzünde savaşlar ve bozgunculuklar çıkarmış insanoğlunun ortaya attığı ,her hangi bir sisteme, görüşe veya anlayışa güvenip sığınıyor olmak, otoriteyi Allah’ın elinden alıp yine aynı bozguncu güçlere ahmaklıkla teslim etmek anlamını taşır.
Bilim yaptırım gücü olmayan kural koyamayan, Kuran’ın tabiri ile ancak ‘hayırlar için kullanılması gerekli bir yöntemdir. Otoritesini kimseye teslim etmeyen Allah’ın otoritesine BİLİM denen yöntemi ortakçı göstermek; Bilimi yapan bilim adamının iradesini otorite yapmak anlamını taşır ki bu ; İslamiyette adı Şirk olan ve affedilmeyen yegane günahın içine batmak demektir. BKNZ:İLAHLAŞTIRILAN BİLİM VE DEİZM

Bilimsel olarak incelendiğinde görülüyor ki  deizm; İnsanın Akıl ve bilime yönelişi değil, aksine bilim arkasına saklanarak, BİZ olarak anılan sevgi halinin getirdiği ahlaki sorumluluklarından uzaklaşma çabasıdır.

Aziz Rabb’in ayetinde buyurduğu gibi

İnsan kendi özbenliği üzerine yönelmiş derin ve keskin bir bakıştır.Dökse de ortaya mazeretini.
Kıyamet suresi 14,15

2 Comments

Yorumlar kapatıldı.