Din ve İnanış

Din ve İnanış insanların zihninde birbirine karışan ancak açıklanması çok gerekli iki temel kavramdır. Din ve inanış kavramlarını zihinlerinde ayrıştıramamış kişiler şüphesiz geri dönüşü mümkün olmayan derin bir gaflet çukurunun içinde çaresizce boğulacaktır.

Din ve inanış birbiri ile çelişmez görünüyor olsa da taban tabana zıt kavramlardır. Din kısaca Allah’ın koyduğu yazılı yükümlülükler olarak tarif edilmektedir. İnanış ise insana yükümlülük getirmeyen insan aklının ürünü olan ceza ve ödül şartlarının, yine insanlar tarafından, kendince keyfince ve aklınca belirlendiği tezlerdir. İnanış kavramının tam karşılığı deizm kavramı ile açıklanabilir. Deism; Latince tanrı anlamına gelen deus sözcüğünden türemiştir ve insanın özgürce, vahye uymadan kendi düşüncesi ile zihninde oluşturduğu veya oluşturacağı tanrı olgusunu tanıması ve tanıtması anlamını taşır. Düşünsel özgürlükle, her bireyin zihninde farklı bir tanımda şekillenen tanrı kavramı ve inancı olduğu için, ve henüz türkçeleştirilmediği için Deizmi tarif eden bu kavramı bizler, türkçemize İNANIŞ olarak aktarmayı uygun bulduk. Tanrıya aracısız sadece insan aklıyla ulaşılabileceği ilkesini esas alan deizm, Tek Tanrıya inanan ancak Peygamberler vasıtası ile Allah’ın gönderdiği vahy-i ilkeleri kabul etmeyen ve dolayısıyla müslümanlığı ve getirdiği yükümlülükleri de reddeden tek tanrı inanışıdır. Deizm ve alt inanışları, insan aklının düşünerek yarattığı varsayımlara dayanan kavramlardır.BKNZ;DEİZM BİLİM VE İSLAM

Varsayımdır çünkü, deizm çatısı altında toplanmış tüm inanışlar bu nedenle kendi içinde de çok farklı inanışlara ayrışmıştır. Varsayımlara dayandığı için kimi zihinler, tanrıyı insan tahayyülünü aşan bir varlık olarak tarif ederken, kimisi insanı tanrının kendisinde zuhur eden bir parçası olarak var saymaktadır. Bu verdiğimiz iki örneğin yanı sıra, inanışlarda binlerce farklı tanrı kavramı oluşmuş ve hala oluşmaktadır.Bu yüzden tanrı kavramı ve otoritesi ve emirleri, deistlerin zihninde bilgileri ve duyumları nisbetinde değişik alt yapı tahayyüllerine göre şekil alır. Din ve inanış kavramını daha derin kavrayabilmek adına, öncelikle Din nedir? sorusunu kelimenin ait olduğu Arapça sözlüğünden ve Allah’ın Kur’andaki tarifinden açıklayalım.

Din; Arapça’dan dilimize geçmiş bir kavramdır. “Ödünç alıp vermek ceza ve mükâfatla mukabelede bulunmak şartıyla kişinin zimmetinde sabit olan borcu” anlamını taşır. Aynı kökten türetilen dâyin alacaklı, medin veya medyûn ise borçlu anlamına gelir. Din kavramı doğru anlamıyla “Allah’ın emanet ettiği bir sorumluluk üzere kullarına koyduğu ilke ve kanunlardır.” Kuranda bildirilen tarifi ile; Yüce Allah meleklerin arasından insanı üstün kılarak, yeryüzünde kendisinden sonra gelen, ve O’nun hükümleri ile hükmedecek halifesi  olarak yaratır ve cennete gönderir ve Ancak Adem Cennette yaklaşmaması gereken bir yasağa şeytanın kandırmasıyla meyleder. Bu sebeple halife yaratılmış Adem tevbe eder af diler ancak Allah’ın Rahman tecellisi ile ; koşullu ve sadakat üzere sınamak için yeryüzüne gönderilir; (Bir kez daha sadakatsizlik yapmamak koşulu ile önceden Tevbe edip fırsat istendiği için) yeryüzü yaşantısı Allah tarafından ön verilmiş bir borçtur.bknz:RAHMAN ALLAH
Bu yüzdendir ki DİN; Ödünç alıp vermek ceza ve mükâfatla mukabelede bulunmak şartıyla kişinin zimmetinde sabit olan borcu anlamını taşır. Ancak takva sahibi sadık kullar halifelik sorumluluğuna hak kazanırlar.

Biz dedik ki: “Hepiniz oradan aşağıya inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”BAKARA,38

Rahman Allah’ın Ademi ve neslini yeryüzüne sınamak üzere göndermesi ile dünya yaşantısında bir takım yükümlülükleri ve sorumlulukları olduğunu bildirir.

Göklerde , yerde , bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O’nundur. TAHA SURESİ, 6

GÖKLERİN VE YERİN MÜLK SAHİBİ ALLAHTIR. Nur Suresi,42

MALİK’El Mülk Allah  mülkü olan yeryüzünün, nasıl yönetilmesi gerektiğini, nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiğini, şeklini ,şartını ilkelerini Kuran ile yazılı açıklar. Ve bu ilkeler doğrultusunda hareket edilmesini, halifeliğin ancak ve ancak bu ilkelere uyması karşılığında ve belirlenmiş bir yaşam süresince emanet edildiği bildirir. Eksiksiz yazdırdığı Kuran’ı dikkat içinde okumasını, mazerete mahal vermeyecek biçimde hükümlerinin açık kolay ve anlaşılır yazdırıldığını tebliğ eder. Kulların verilen sorumluluğu, Allah’ın öğütlerine uygun taşıması halinde cennet ile mükafatlandıracağı uymaması halinde cehennem ile cezalandıracağı açıklanır.

Aziz Allah’ın Kuranda bildirdiği halifelik kavramı günümüzde algılanan haliyle ; Bir kişinin diğer insanlar üzerindeki hakimiyetini açıklamaz, bilakis; Belli bir hikmet ile yaratılmış yeryüzündeki tüm canlılar üzerindeki sorumluluğunu tanımlar.

Mülkü kendisine ait olan yeryüzünün Yönetilmesinde; Birbirlerine kardeş ilan ettiği ve aynı ortak sorumluluklarla donattığı diğer kardeşleri ile olan ilişkilerini ve koşullarını ölçüleri ile bildirir. Herkesin eşit ve sorumlulukta ortak yaşaması gerekliliğini, bir kişinin diğer bir kişiye üstün olmadığını bu sorumluluk anlayışı ile aralarındaki sapmışlarla veya sapmamışlarla ilişkilerini ayetlerinde belirttiği şekliyle kurmalarını, Kuranda bildirdiği ilke ve kanunları doğrultusunda aynı sorumluluğu ortaklamalarını, bu emre itaat ve iman etmelerini emreder. Kuranda bildirilen Allah’a karşı kendisini sorumlu hisseden takva sahibi müminlerin,sâlihlerin,muttakilerin  “mülkünün idaresinde” , birbirlerine danışarak ortak bir bilinçle hareket etmelerini şart koşar. Ve bu yönetim şeklinin nasıl olacağını Peygamberleri vasıtası ile insanlara uygulamalı gösterir. Örneğin Allah’ın elçisi olmasına rağmen Peygamberimiz, diğer insanların yaşadığı koşullarda yaşamış herkesin yediğini yemiş içtiğini içmiş giydiğini giymiş hatta, aç olduğu halde kendi lokmasını komşusuna yedirmiştir. Peygamber efendimizin davranışları halifelik sorumluluğuna layık görülen bir insanın nasıl eşit ve ortak yaşaması gerektiğini insanlara açıklayan en güzel örnektir. Zira Yüce Allah halifesine kendi mülkü üzerinde, peygamber dahi olsa bencilliği ayrışmayı israfı , bu ve buna benzer aşağılık duygusu kaynaklı zaafları yakıştıramamış ve istisnasız herkesin bu zaaflardan arınması yolunda kendisine yönelip öğütlerine sarılmasını ve borcunu layıkı ile ifa etmiş halde alnı ak geri dönmesini öğütlemiştir.

Aziz Allah Kuran’da Zatını ve sıfatlarını özelliklerini neleri sevip sevmediğini, isteklerini, koşullarını detaylarıyla yazılı açıklamış ; Nefsine ve keyfine onay verdirmek adına zihninde yarattığı ve yaratacağı yetkileri ve otoritesi elinden alınmış kifayetsiz bir tanrı hayal etmenin ve Öyle bir tanrı varmışçasına umarsızca ayetlerine sırtını dönmüş halde hareket etmesinin; Allah’a çok ağır bir hakaret ve küfür olduğunu, ve kendisine bu muameleyi reva görenin cezasının, çok ağır bir bedel olacağını;Sakınılmayacak ve Hükümleri dikkate alınmayacak bir OTORİTE olmadığını, verdiği sınav süresi bittiğinde MUTLAKA ve LAYIKIYLA göstereceğini sert bir dille açıklamıştır.

Tarihsel süreçlerle bakıldığında insan ya nefsine uyarak elde ettiği gücün sarhoşluğu içinde ve niçin yeryüzünde olduğunu unutarak zihninde ; Keyfine karışmayan isteklerini  menfaatlerini fikirlerini ve yanlışlarını onaylayan, kendisini sürekli affeden zora düştüğünde ise nefsine hizmet edecek “hizmetçi bir tanrı” kavramı yaratmıştır. Gerek önceden indirilmiş Kitapları tahrif ederek gerekse zihninden bir şeyler uydurarak , insanoğlu daima yükümlülüklerini değiştirmiş veya kendi keyfiyetine uydurmaya çalışmıştır.

Oysa Tevhid dini İslam’ın Allah’ı Kişinin üzerinde hakimiyet kuran emirleri ile kişinin davranışlarına yön veren, görevi ve kuralları yazılı tebliğ eden ve dolayısıyla hiç bir Şüphe ve kaosa mahal bırakmayan Adil Tanrı kavramını layıkıyla karşılayan hüküm ve Hikmet sahibi otoritenin ismidir.

Din; Allah’ın sorumluluk vererek Halifesi olarak yarattığı insanın görevlerindeki sorumluluk ve yükümlülükleridir. Diğer anlamı ile emanet olarak verilmiş halife varlığının sorumluluğu, borcu ve borçlar kanunudur.

Din otoriteye kurallar dahilinde borçlanmaktır. İnanışlarda ise borçlanma yoktur. İnanışlarda otoritenin yazılı kuralları olmadığı için, nefse keyfiyete dayalı kişisel bir zihin oyunu mevcuttur.

Din borçtur! Öyle bir borçtur ki ; Kişi ödemekle yükümlü olduğu borcu düşüren emirlerden birini uygulamaması halinde dinden çıkmış ve inanışlara geçmiş olur. Kuran’a göre hükümlerden bazılarını veya birkaçını veya tümünü reddetmek KÜFR tanımına girer çünkü; İslamın İman konuları bir bütündür ve Kelime-i Tevhid söyleyerek akde giren herkesin Tevhid’e tüm fiilleri ile icabet etme yükümlülüğü vardır. Şu ayete uyarım veya bunu reddederim demek, kişinin nefsini ilah edinmesi anlamına gelir.

Kavram tanımından  anlıyoruz’ki Din; Kula şartlar koyan kudretli bir varlığın bildirdiği bir takım yükümlülük ve kurallardır. İnanış ise insanın kendi otoritesini tanrıya dayatmasıdır! Sen benim olmanı istediğim ve düşündüğüm gibi bir tanrı olmak zorundasın! Ve kuralların benim düşüncelerim ile şekillendirdiğim kurallar olarak kalmak zorunda! diyerek , “aczi içinde otoriteye diklenmekten” başka bir şey değildir.

Tarihsel süreçlere baktığımızda Şirk düşünce yapılarında, yükümlülükler tahrif edilmiştir. Gerek putlar üzerinden, gerek ruhban sınıfı üzerinden olsun, aracılık sistemi inşaa edilerek , aracıların menfaatleri doğrultusunda yeni hükümler yazılmıştır. Bu yazılı hükümler hükmü değiştiren bir insanın düşüncesinin tezahürü olduğu için yani insanın eli ve zihniyle yazılmış hükümler olduğu için ; Allah’ın önceden gönderdiği Zebur incil tevrat gibi “borçlar hukuku” kitapları, yine Kuran ayetleri ile din hükmünden çıkarılmıştır. Bu sebeple;

Kulların Allah’a karşı yükümlülüklerini barındıran “Borçlar hukuku ve Kanunları” melekler  tarafından korunması sebebiyle, hükümleri, değiştirilip tahrif edilemez yegane korunak olan Kur’an’da yazılıdır.

 İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).
Muhakkak ki Zikri, (Kur’an-ı Kerim’i) , Biz indirdik.O’nun koruyucuları da biziz.HİCR,9 

Din ile inanış arasındaki en önemli fark Din’in somut inanışların ise soyut olduğu gerçeğidir. Aziz Allah kuluna, öğütlerine uyması halinde Rahim tecellisiyle yeryüzünde yardım edeceğini üstelik kulun kesin iman sahibi olabilmesi için bazı mucizelere mazhar edeceğini bildirir.bknz:RAHİM ALLAH ve BESMELE HAKİKATI

Bu kurallara uyan Takva sahibi salihlere Mevlâları öyle mucize olaylar yaşatır ki işte kişi ancak o zaman “kesin iman” sahibi olabilir. Oysa inanışlarda böyle somut bir kanıt mevcut değildir. Örneğin;

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın.Babaları oğulları kardeşleri veya aşiretinden olsa bile. İşte onlar ki, Allah onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve böylece ONLARI, KENDİNDEN BİR RUH İLE DESTEKLEDİ. Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın hizbidirler. (taraftarları) Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

3/ÂLİ İMRÂN-123: Ve lekad nasarakumullâhu bi bedrin ve entum ezilleh(ezilletun), fettekûllâhe leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Ve andolsun ki, Bedir (savaşında), siz (sayıca ve silahça) daha zayıf bir halde iken, ALLAH SİZE YARDIM ETTİ.Artık Allah’a karşı takva sahibi olun. Ve umulur ki böylece siz şükredersiniz!

3/ÂLİ İMRÂN-124: İz tekûlu lil mu’minîne e len yekfiyekum en yumiddekum rabbukum bi selâseti âlâfin minel melâiketi munzelîn(munzelîne).
O zaman mü’minlere (şöyle) diyordun: RABBİNİZİN İNDİRİLEN MELEKLERİNDEN ÜÇ BİNİ ile size yardım etmesi, size kâfi gelmiyor mu?”

3/ÂLİ İMRÂN-125: Belâ in tasbirû ve tettekû ve ye’tûkum min fevrihim hâzâ yumdidkum rabbukum bi hamseti âlâfin minel melâiketi musevvimîn(musevvimîne).

Bilâkis, eğer siz sabrederseniz ve takva sahibi olursanız ve onlar size aniden gelirlerse (saldırırlarsa), RABBİNİZ NİŞANELİ MELEKLERDEN BEŞ BİNİ İLE size yardım eder.

3/ÂLİ İMRÂN-126: Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ lekum ve li tatmeinne kulûbukum bih(bihî), ve men nasru illâ min indillâhil azîzil hakîm(hakîmi).
Ve Allah, onu (bu yardım vaadini), size müjde olması ve kalplerinizin onunla tatmin olmasından başka bir şey için yapmadı. YARDIM ANCAK ÂZİZ ve HAKÎM OLAN ALLAHIN KATINDANDIR.

2/BAKARA-177: Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı vel magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâb(rıkâbi), ve ekâmes salâte ve âtez zekât(zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed(âhedû), ves sâbirîne fîl be’sâi ved darrâi ve hînel be’s(be’si) ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humul muttekûn(muttekûne).

Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, ALLAH TARAFINDAN KORUNANLAR DA BUNLARDIR.

Her insan için önünden ve arkasından takip edenler vardır. ALLAH’IN EMRİNDEN DOLAYI ONU GÖZETİRLER. Allah bir insana ya da kavme verdiğini, o kavim veya insan kendisini değiştirmedikçe değiştirmez. Allah bir kavme de kötülük murad etti mi, artık onun geri çevrilmesine de imkan yoktur. Onlar için Allah’dan başka bir veli de bulunmaz. MAİDE,11

Kul takva yolunda yürümedikçe yardım ve mucizeleri yaşaması ve kesin imanı idrak etmesi asla mümkün olmaz çünkü insan girmediği bir yolda karşısına çıkacak gül bahçelerinin kokusunu duyamaz.

Deistik kavrayışlar maddi bir dünyadan çıkarımla inançlarını şekillendirdikleri için bu yaklaşımın tam tersine hareket ederler. Tabii ki bu yaklaşımları ile kesin iman sahibi olma fırsatını da tepmiş olurlar. Deizm sadece bu dünyanın varlığına iman etmiş ,gördüğüne inanan dokunduğunu kavrayan bu nedenle sadece nefsinin istediği şeylere yönelme eğilimi gösteren maddeci nefsani bir kavrayıştır.

Hidayetin yegane kaynağı , Tüm Mülkün ve Kitab-ı Namusumuzun sahibi, Kanunların koyucusu ve koruyucusu Rahman ve Rahim Allah’a emanet olun!

YAZAR ;Kerime Sude BİRSEL

14 Comments

  1. din ve inanışın farkını bilmiyordum. özellikle din kısmı çok güzel anlatılmış. teşekkürler kardeşim. Allah sizlerden razı olsun. RAMAZAN AYIMIZ HAYIRLARA VESİLE OLSUN

    Liked by 1 kişi

  2. Geri bildirim: AYET | Aşka Çağrı

Yorumlar kapatıldı.