Avrupada İslam ve kölelik

Avrupa’da  islamın doğuşu ve kölelik düzeninin yasaklanması kaderin bir tecellisi olarak onunla gerçekleşecekti. Hz Muhammed’ten sonra belki de hiç bir insan böylesi geniş kitlelere islam adına bir hareket getirmedi. Bu onurlu İslam mücâhidi ,ezilenlerin ve yoksulların kahramanı ,Müslümanlığın Avrupa’da yanan meşalesi ,sömürgecilerin boyunduruğu altında biçare yaşam sürdüren milyonlarca kölenin umut ışığı oldu.

Alfonso de Lamartine 1790 tarihinde Fransa’da, Paris’in güneydoğusunda yer alan Macon’da dünyaya geldi. Krala çok sadık, Katolik bir aristokrat ailenin çocuğu idi. Lyon’da ve Belley’de öğrenim gördü. Gençliğinde orduya girmek veya diplomatik bir görev almak istiyordu ama ailesi, ülke Napolyon tarafından yönetildiği sürece devlet hizmetine girmesine izin vermedi. Bu nedenle gençlik yıllarında başıboş hayta bir aristokrat hayatı yaşadı. Hristiyanlık dininde karşılaştığı tezatlıklar dininden soğumasına ve uzaklaşmasına sebep oldu; kalp temizliğini esas alan transandantalizm felsefesine bağlandı. Ancak 1830’da Fransa tahtına Louis Philippe’in geçmesinden sonra karısı ve hastalanmış kızını yanına alarak özel bir gemi ile kızının hastalığına deva bulmak adına doğu seyahatine çıktı. Seyahatin tamamı, Osmanlı Devleti içinde bulunan bu günkü Lübnan, Filistin, Suriye ve İstanbul’u kapsıyordu. O yıllar Avrupa dahil dünyada en gelişmiş tıp kaynakları ve doktorları Osmanlı topraklarında olduğu için; Hasta olan kızı Osmanlı hekimlerinin gözetiminde tedavi edilmeye çalışıldı ve Beyrutta tedavi olduğu sırada kızı Julia hayatını kaybetti. Lamartine çok sevdiği kızının acısı ile kızını defnettiği bu şehirden uzun sure ayrılamadı. (Kızının ölümünden duyduğu umutsuzluk, ve sorgulama Géthsémaniadlı eserinde yer alır.)

BEN JULİA DE LAMARTİNE ! KÖLELİK SİSTEMİNİ AVRUPA TOPLUMLARINA YASAK EDEREK TÜM İNSANLIĞIN RUHUNDA VARLIĞIMI YÜCELTMİŞ, İSLAM MÜCAHİDİ SEVGİLİ BABAM ALPHONSO DE LAMARTİNE NİN BEYRUTTA ELLERİYLE TOPRAĞA VERDİĞİ YEGANE VE BİRİCİK KIZI JULİA DE LAMARTİNE ! YÜCE ALLAH’IN BİR GAYE UĞRUNDA KISA SÜRELİĞİNE YERYÜZÜNE GÖNDERDİĞİ NAPOLİ DOĞUMLU MARİE ANNA JULİA DE LAMARTİNE
BEN JULİA DE LAMARTİNE !
KÖLELİK SİSTEMİNİ AVRUPA TOPLUMLARINA YASAK EDEREK TÜM İNSANLIĞIN RUHUNDA VARLIĞIMI YÜCELTMİŞ, İSLAM MÜCAHİDİ SEVGİLİ BABAM ALPHONSO DE LAMARTİNE NİN BEYRUTTA ELLERİYLE TOPRAĞA VERDİĞİ YEGANE VE BİRİCİK KIZI JULİA DE LAMARTİNE ! YÜCE ALLAH’IN BİR GAYE UĞRUNDA KISA SÜRELİĞİNE YERYÜZÜNE GÖNDERDİĞİ NAPOLİ DOĞUMLU MARİE ANNA JULİA DE LAMARTİNE

Köle sahibi aristokrat bir ailenin çocuğu olan Lamartine nin hayatı böylece kızının ölüm vakası ile aniden değişecekti.İslamiyete geçişi en acılı günlerinde yanında olan Müslüman Osmanlı dostlarının telkinleri ile gerçekleşiyordu. O günlerde Kuran’ın ayetleri ile tanıştıkça kendinden geçiyor ve büyük bir coşkuya kapılıyordu. Okuyup öğrendikçe ve dostlarından dinledikçe Peygamberimiz Hz Muhammed’e karşı büyük bir hayranlık beslemeye başladı.

Hz Muhammed’in [sav] başarıları ve Allahın ayetlerinden çıkarımları doğrultusunda mutlak huzur ve düzen getireceğine inandığı İslami sistemi, hastalanmış Avrupa toplumuna yazıları ve makaleleri ile aktarmaya başlamıştı. Ve bu önerileri yüzünden Tüm Avrupa 1848 devrimleri ile tanışacaktı.

1833’te milletvekili seçildiği haberinin gelmesi üzerine seyahatini sonlandırdı. Fransada 1789 yılında başlayan ancak hiçbir zaman uygulanmayan insan hakları bildirgesini yeniden düzenlemek ve hayata geçirmek üzere Fransa’ya döndü. Ve tüm Seyahat hatıralarını 1835 yılında dört ciltlik kitap halinde bastırdı. Fransa ve Avrupada halk yararına bu günkü insan Haklarının temel prensiplerini oluşturan yeni düzenlemeleri O kanunlaştırdı.

18. yy Fransası, eşitsizlik üzerine kurulmuş bir sosyal yapıya sahipti. Ülkenin bütün yükü köylü sınıfının üstündeydi. Köylüler, yokluk ve sefalet içinde yaşıyorlar ve ülke de mali zorluklar içindeydi. Saray ve savaş masrafları maliyeye büyük bir külfet getiriyordu. Bunu karşılamak için vergiler arttırıldı. Halk, bu ağır vergiler altında daha çok ezilmeye başladı. İngiltere, bu dönemde meşruti bir yönetime sahipti ve Fransız devrimcileri de, bu yönetim şeklinin kendi ülkelerinde uygulanmasını istiyordu.Kiliseler zorluklar içinde acı çeken halkın karşısındaydı ve erki elinde bulunduran kral ve soyluların yanında yer alıyordu.

Kral için savaşmamak ve belirlediği ağır vergiyi ödememek büyük bir günah ve Tanrı’ya karşı gelmekle eşit tutuluyordu. 16.yy beri,Fransa zaten katı bir mutlakiyet ile yönetilmişti. Krallar Tanrı’dan başka kimseye hesap vermek zorunda değildi. Adaletsizlikle ve zorbalıkla toplanan vergiler, kralın ve aristokratların zevk dolu yaşantılarına ayrılıyordu. Avrupa da BÜYÜK KITLIK ile baş gösteren halk ayaklanması insan hakları evrensel bildirisinin yazılmasına vesile oldu. Nitekim Tüm bu nedenler;

14 Temmuz 1789 yılında Fransız İhtilali’nin başlamasına neden olmuş İhtilal, kısa zamanda bütün ülkeye yayılmış ve Soyluların ve kilisenin malları yağmalanmıştı. Krallık yönetimine son verilerek cumhuriyet ilan edilmişti. İhtilal bir takım dönemlerden geçerek 1804 yılında sona ermişti. Bu süreci anlatan 4 bölümlük videoyu google in desteği ile açılan Khan Academy aktarımı ile izlemenizi tavsiye ediyorum.
FRANSIZ DEVRIMİ KHAN ACADEMY İZLE

1789 Fransız Devrimi’nin ardından, insan haklarını korumak amacıyla Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayımlandı. 26 Ağustos 1789′da Fransa Ulusal Meclisi’nde kabul edilen 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, 1791′de kabul edilen Fransız Anayasası’na ön söz olarak eklendi

Bildiri; insanların özgür doğduğunu ve eşit yaşamaları gerektiğini, insanların zulme karşı direnme hakkı olduğunu, her türlü egemenliğin esasının millete dayalı olduğunu ve mutlak egemenliğin bir kişi ya da grubun elinde bulunamayacağını, devleti idare edenlerin esas olarak millete karşı sorumlu olduğunu, hiç kimsenin dini ve sosyal inançları yüzünden kınanamayacağını ortaya koyuyordu.
ANCAK;

Bildiride anılan yazılı haklar devrimden onca yıllar geçmesine rağmen hak sahiplerine bir türlü teslim edilmedi. Çünkü iktidarı eline geçiren hakları gaspediyor ve lehine kullanıyordu.Bunun nedenlerini bir Avrupalı yazar olan Charles Dickens yazdığı o ünlü romanında dile getiriyordu.

CHARLES DİCKENS VE İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ

İki şehrin hikayesi Charles Dickens adlı yazarın tüm Zaman’larda açık ara best seller olan ve günümüzde hala satış rekorlarını her yıl elinde tutan romanının ismi. İki şehrin hikayesi sadece bir kitap değil ,belki de dünya tarihine en çok etki etmiş özellikle, Deizm ve Ateizm kavramlarının bir tepki olarak yaygınlaştığı tarihsel bir sürecin de adı.

Dünyada ve ülkemizdeki güncel politikaların kavgaların ve günümüz Deistik ve Ateistik fikir yapılarının temelini aktarması vesilesi ile, iki şehrin hikayesi romanı, bu nedenle dünyada hala en çok satan kitap ünvanını açık ara elinde bulunduruyor. 200 milyon satış rakamını çoktan devirmiş bu kitap, boş zamanlarında hep kitap okuduğunu iddia eden her konuda bilen ve ahkam kesen halkımız tarafından nedense gereken rağbeti bir türlü görmemiş. (Ülkemizdeki satış rakamları maalesef bunu söylüyor)

Charles Dickens ,aslında bu yazıları halkın bilinçlenmesi adına gazetelerde bölüm bölüm yayınlatmayı amaçlayarak yazmış ve 1859 yılında 154 bölümlük seri halinde yayınlatarak bu amacında başarıya ulaşmış.

BU KİTABI POPÜLER YAPAN NEDİR ?

Günümüz insan hakları ve kavramları, romanda konu edildiği yıllarda, Avrupada henüz yoktu. Batı hala Monarşi ile idare ediliyor , Krallar ve çevresinde bulunan aristokratlar tüm hakları elinde bulunduruyordu. Mülkiyet edinme hakkı dahil, bugün sahip olduğumuz hiçbir hak, çoğunluğu oluşturan emekçi köylü ve işçi sınıfında bulunmuyordu. İnsanın “ayrıştırıp ötekileştirerek zayıf olanı sömürme” arzusunun bir delili olan Kölelik sistemi kilise tarafından meşru kabul ediliyordu.

Yazar, Fransız İhtilali’nde, ortalığı kan gölüne çeviren o dönemin yadsınmayan gerçeği olan giyotinle öldürülen binlerce insanın acısını İngiliz halkına anlatmayı amaçlamıştı.
Romanda ihtilal öncesinde acı çeken, sömürülen Fransız halkının bu travmanın yaraları ile, kendilerine yıllarca kötülük eden aristokrat ve asillere sıfır hoşgörü ve uydurma yasalarla idam cezaları vermelerini ve yaptıkları vahşeti aktarıyordu ve aslında evrimleşmemiş ve ilkel kalmış Avrupalı bir toplum olduklarını herkesin beynine kazımak istiyordu. Bu roman, insan denen canlının kudreti eline geçirdiğinde nasıl değişerek vahşileştiğini aktarmasının yanı sıra , aklı ve hümanizmi savunan ve devrimi gerçekleştiren deist ve ateist felsefe taraftarlarına; “merhamet eden insan olmak için demek ki akıl yetmiyormuş” dercesine , SERGİLENEN ACIMASIZ KİNDARLARLIĞA ağır eleştiriler getiriyordu.

 

Psikanalitik yaklaşımla Kin ; İnsanın ruhuna yerleşen, öç almaya yönelik sürekli ve şiddetli düşmanlık olarak açıklanır. Her insan, kendisini sözel yada eylemsel aşağılayan bir varlığa karşı öfke duyar ancak bunu sürekli devam ettiren bir varlığa , kin duygusuyla öfkesini , sürekli ve şiddetli tutarak sürdürmeye çalışır. Çünkü amaç, süreklilikle aşağılanma durumundan, o varlığı yok ederek kurtulmaktır. Kin duygusu düşmanı yok etmek adına hissedilen bilinç dışı bir irade sürecidir.

Devrim sırasında yüzyıllar boyu aşağılanmış halk; Yüce Allahın Mümtehine suresi ayetlerine henüz mazhar olmadıkları için maalesef içlerinden geldiği gibi kindarca davranmışlardı.

Devrim sırasında Hümanist geçinen, bu kindar deist ve ateist  güruhun tavrına acaba Lamartine nin  ve Hz Muhammed’in Allahı ayetlerinde ne  buyuruyordu birlikte inceleyelim.

Yurtlarından sürülerek çıkarılmış her tür haklardan mahrum bırakılmış ve aşağılanmış Hz Muhammed’in Ümmeti, Medine döneminde kah insanlara yardım ederek, kah hastaları ziyaret ederek geniş kitleler oluşturmuş ve karşı koyulmayacak bir kalabalıkla Mekke’ye yani yurtlarına doğru yürüyorlardı’ki Mümtehine (imtihan edilenler) suresi ayetleri indi.

Ant olsun bunda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzulayanlara güzel bir örnek vardır. Kim bu ayetlerden yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir, hem de layık olandır.Mümtehine suresi,6 

Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.Mümtehine suresi,7

Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.Mümtehine Suresi,8 

Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.Mümtehine Suresi,9

İslamiyet barış dinidir. Hak dini yaşamalarını ve tatbik etmelerini engelleyecek bir saldırı olmadıkça savaşmak haram kılınmıştır. Ateist güruh tarafından sıklıkla dillendirilen ve Tevbe Suresi’nde geçen savaş emri ; Müminleri yurtlarından sürüp üstüne üstelik süreklilikle saldıran ve aracısız bir din anlayışının yaşanmasına mani olan müşriklere karşı, verilmiş bir meşru müdafaa savaşı emridir. Yukarıda okuduğumuz ayetlerinden anlayacağımız üzere savaşmayan insanlara adaletli davranmak farz kılınmıştır. Bunun nedeni 7. Ayette açıklanmıştır. Bazı kişilerin yorumladığı gibi bilmeden anlamadan tek bir ayetten başka başka anlamlar çıkarmak Kuran’ın birbiriyle çelişmeyen ayetlerini çeliştirmekten başka bir şey değildir.

Aziz Allah; En güçlü anlarımızda bile kinlerimizi söküp atmamızı ve  merhametli davranmamızı ayetleriyle emretmiştir. Lamartinenin öve öve bitiremediği ve İslami yaşantıya örnek gösterdiği Osmanlı’nın Savaş sonrası ,şehir halkına adaletle davranması, korumalığına alıp maddi yardım etmeleri, hastalarını iyileştirmeleri, evlerini onarmaları, zulüm görenlere hemen müdahale edip korumaları altına almaları, şehirdeki yetimler için barınma evleri, yoksullar için aş evleri açmaları vs Yüce Allah’ın mümtehine ayeti emirleri  yüzdendir.

Bu yaşanmış örnek olaylardan çıkarımla fransız devriminde ortalığı kan gölüne çeviren sözde hümanist aydınların, kalplerinde yerleşmiş kinlerini çok güvendikleri akıl ve mantıkları ile dizginleyemedikleri ve atalarımız gibi yüce gönüllü davranamadıkları aşikâr !

Ancak; yüzünüzü Batıya çevirin diye sürekli çırpınan bu sözde insancıl aydınlar, yüzümüzü batıya çevirdiğimizde sergiledikleri kanlı vahşi oyunu ve yüzyıllardır dünya halklarına uyguladıkları barbarlığı göremeyeceğimizi mi sanıyorlardı merak ederim!

Aşağıdaki Fotoğraflar ; İnsanları aynen hayvanat bahçesindeki maymunlar goriller gibi besledikleri ve fındık fıstık atarak eğlendiklerini belgeleyen fotoğraflardan sadece bir kaçıdır. Avrupalılar, gasp edip sömürdükleri  Afrika kıtasının çeşitli bölgelerinden , zorla getirdikleri siyahi insanları da kabile çeşitlerine göre ayırıp 1960 yılına kadar kafesler ardında İnsanat  bahçelerinde tutmaya devam ettiler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İSLAMİ DÜŞÜNCENİN BARBAR AVRUPAYA GETİRDİKLERİ

1833’te parlamentoya giren Lamartine, iyi bir hatip olarak ün yaptı. 1842’den itibaren “burjuva kral” Louis-Philippe’e muhalefeti gittikçe arttı ve Temmuz monarşisi’ni sonlandıran “akşam ziyafetleri” adlı siyasi kampanyada aktif rol aldı. 1848’de gelişen “Şubat Devriminde” en önemli bir figür olarak görev yaptı. Bu devrimi “1848 Devriminin Tarihi” adlı 2 ciltlik eserinde anlattı.

1848 Devrimleri ,Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Aristokrasi ve Mutlakiyet düzenine karşı ortaya çıkmış başkaldırı ve özgürlük hareketleridir. Özellikle İtalya, Almanya, Fransa, Avusturya, Polonya, Romanya ve Macaristan bu dönemde büyük sarsıntılar geçirmiştir.

Ve Lamartine; Tüm Avrupa’nın düzenini değiştiren ve devrim sonrası oluşturulan geçici hükümette Dışişleri Bakanlığına getirilmiştir. 24 Şubat 1848’e başladığı bakanlık görevi, 11 Mayıs 1848’te büyük özgürlük deklerasyonu ardınca sonlanmıştır.

Lamartine, bu dönemde ülke yönetiminin emanet edildiği (beş kişilik) komitenin lideri ve en belirleyici üyesiydi ve bir kaç aylık bir süre içinde Avrupa’’nın en önde gelen en tanınmış siyasetçilerinden birisi oldu. Liderliğini üstlendiği bu geçici hükümet, ilk kez soyluluk ünvanlarını kaldırdı düşünce ve politik suçlardan idam cezasını kaldırdı, ve en önemlisi;

Asırlar boyu Fransız kolonilerinde süregelen Kölelik sistemini insanlık suçu saydı ve KÖLELİĞİ KANUNLAR NEZDİNDE YASAKLATTI. 

Avrupa da onun başlattığı bu özgürlük hareketi böylece sömürgelerde ayağından hayvanlar gibi bağlanmış halde zulüm gören milyonlarca köleye başkaldırma hakkı ve cesaretini verdi. Ancak yine de Fransızlar köleliği ve ticaretini çok aydın ve aydınlanmış olmalarından olsa gerek ki 1960 yılına kadar kaçak olarak alçakça sürdürdüler.

Alphonse Marie Louis de La Martine, aydın geçinen ancak, mülklerinde hala köle barındırmak için direnip ,sistem yerine lider arayışına yönelen Avrupalılara İslamiyeti ve Hz Muhammed’i överek şöyle sesleniyordu;
(Kaynak:Historie de la Turquie, Paris, 1854)

İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçütler içinde soruyorum: O’ndan daha büyüğü var mıdır?

Dünyada başka hiç kimse, önüne gönüllü veya gönülsüz O’nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah’la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak; Allah’la insanı aracısız karşı karşıya getirmek; putatapıcılığın maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında aklî ve kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek.
Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir; böylesine büyük bir hedefin tasarlanmasında ve uygulamaya geçirilmesinde, kendinden başka vasıtası ve çölde yaşayan bir avuç insandan başka yardımcısı yoktu O’nun. Ve, başka hiç kimse dünya üzerinde O’nun gerçekleştirdiği ölçüde büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir; çünkü, iki asırdan daha az bir zaman içinde İslâm, inanç ve hâkimiyet plânında tüm Arabistan’a yayılmış ve Allah adına İran’ı, Horasan’ı, Mâverâünnehir’i, Batı Hindistan’ı (Pakistan), Suriye’yi, Habeşistan’ı, bütün Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı, Akdeniz’de çok sayıda adayı ve Galya’nın (İspanya) bazı kısımlarını fethetmiştir.
Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan dehasının üç ölçüsüyse, modern dönemler tarihinde kim Muhammed’le karşılaştırılabilir ki? En meşhur insanlar, sadece ordular, kanunlar ve imparatorluklar meydana getirmişlerdir.
Çoğu defa gözleri önünde dağılıp giden maddî iktidarlardan başka bir şey kurmamıştır onlar. Fakat bu kişi, yalnızca orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri ve hanedanlıkları harekete geçirmekle kalmamış, ayrıca, o zamanki meskûn dünyanın üçte birinde milyonlarca insanı ve daha da ötesi mâbedleri, ‘tanrı’ları, dinleri, fikirleri, inançları ve ruhları yerinden oynatmıştır. Her harfi kanun olan bir Kitab’a dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir mânâ ümmeti çıkarmıştır. Bize, bu Müslüman ümmetin silinmez karakterini, sahte ilâhlardan nefreti ve bir ve gayr-i maddî Allah tutkusunu bırakmıştır.
Göğün, kudsiyetinden uzaklaştırılmasına karşı oluşan bu ulûhiyet tutkusu, Muhammed’in takipçilerinin en büyük faziletidir; arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O’nun bir mûcizesidir. Uydurma ilâh zürriyetlerinin bıktırıcılığı altındaki bir dünyada ilân edilen Allah’ın birliği inancı, telâffuz edilir edilmez bütün eski putperest mâbedlerini yerle bir eden ve dünyanın üçte birini harekete geçiren başlı başına bir mûcizeydi O! Bu Zât’ın hayatı, tefekkürü, ülkesinin bâtıl inançlarını kahramanca inkârı, putatapıcılığın öfkelerine meydan okumaktaki cesareti, Mekke’de 13 yıl süreyle gösterdiği sabır ve tahammül, halkın ezâsını ve hattâ hemşehrilerinin kurbanı oluşunu kabulü; evet, bütün bunlar ve ilâveten kesintisiz tebliği, tuhaflıklara karşı koyuşu, başarıya inancı ve felâketler karşısındaki insan üstü güven duygusu, zafere götüren sabır ve azmi, tek bir ideale olan tutkulu bağlılığı ve asla imparatorluk peşinde olmayışı; bitmez duası ve ibadeti, Allah’la olan mânevî haberleşmesi, vefatı ve vefatından sonraki muzafferiyeti; bütün bunlar bir yalana değil, sarsılmaz bir inanca şahitlik etmektedir. Esaslı bir akideyi yeniden yerleştirme hususunda O’na güç veren bu inançtı. Bu akîde de, iki taraflıydı: Allah’ın birliği ve Allah’ın maddî olmayışı. Birinci taraf, Allah’ın ne olduğunu, ikinci taraf da ne olmadığını anlatıyordu.Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkçisi ve fâtihi; aklî inançların, tasvir, timsal ve heykelleri olmayan Yüce bir dinin ve 20 dünyevî ve bir mânevî devletin kurucusu Muhammed di O!İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde sizlere soruyorum :

O’ndan daha büyüğü var mıdır?”

Ve ekliyor ; BOŞUNA ARAMAYIN !

Ülkemizde egemen efendilerin , ürettiği ipad i İphone u vs satın alarak , veya “moda” adı altında pazarladıkları ürünleri giyerek, ismi ingilizce ya da fransızca yazılan cafelerde onların pazarladığı ürünlerle caka satarak, kendisini aydın olarak adlandıran ezik cahil bir güruh var. Avrupalı işçi ve köylülerin kilise dinine duyduğu öfke ile Kilisenin tanrısını red etmesini, tarihi incelemediği için islamiyetin Tanrısına ve dinine yönelten sözde aydın cahiller var.

AVRUPADA KİTLESEL DEİZM VE ATEİZMİN DOĞUŞU

18. yüzyılda Fransa’da birçok yazar ve şair Fransız İhtilâli’nin fikir yapısını hazırladılar. Monteskiyö (İran Mektupları ve Kanunların Ruhu Üzerine), Volter, Dalamber, Didero ve jan jak Russo (Sosyal Mukavele), yazdıkları eserlerde Fransa’nın rejimini eleştirdiler, yeni çözüm yolları ileri sürdüler. Aydınlar diye adlandırılan bu kuşağın tüm çalışmaları, Fransa’da halkın krallık rejimine karşı kışkırtılmasını ve ihtilalin hazırlanmasını sağlamıştı. Günümüze kadar gelmiş ,Aydınlanma Aydın, aydınlık gibi vahiy karşıtlarının ürettiği kavramlar ve her sabah dillendirilen günaydın sözcüklerinin temelini bu fikir yapısı oluşturmuştur.

16. yy da Halk tahrif edilmiş dinin saçmalıklarına karşı bir hareket oluşturdu ve ilk kez o dönemde Katolik kilisesi sorgulandı ve Katolik kilisesine karşı PROTES sözcüğünden türeyen Protestanlık kavramı ortaya çıktı. Bu hareket İncil’i aklı ile yorumladı ve insan aklı bir çalışma olduğu için böylelikle Protestanlık dini günümüz deism anlayışının ilk yazılı temeli oldu. Bu Reform sürecinden sonra prensler güdümünde yürütülen din anlayışının da adaletsizliğin ve zulmün yanında yer alması ile 18yy da hıristiyanlık artık toptan sorgulanır oldu. Bu çaresizlik böylelikle günümüz ateistlerinin alt yapısını oluşturdu. Nietshe nin “tanrı öldü” deyimi, kilisenin çarpıtılmış tanrı kurallarına karşı eleştirel bir yaklaşımdır. Nitekim nietshe RUHLARIN ALACAKARANLIK KUŞAĞI kitabında, tanrıya değil, “kilisenin tanrısına” savaş açtığını açıkça belirtmiştir.

Tarihsel süreçlere bakıldığında Kitlesel Ateizm de Deizm de ruhban sınıfın tahrif ettiği kurallar yüzünden açığa çıkmış bir olgudur. Ateizm ve deizm bir tez değil , anti tezdir. Çünkü İnsanlığın başlangıcından itibaren varolan tanrı olgusunun, haksızca zulmedene bir Tanrıya eleştirisidir. Haksızlık ve adaletsizlik yapan merhametsiz bir Tanrı’ya açılmış zihinsel bir savaştır.

Günümüzde ve ülkemizde bilinen Deizm yapısının temelleri rönesans Reformları sürecinde ortaya çıkmıştır. Fransız ihtilali sürecinde ise tanrı karşıtlığı olan Ateizm ekseninde yoğunlaşmıştır. O dönemde , insan haklarını hiçe sayan köleliği meşrulaştıran ,insanların pazarlarda satılmasına cevaz veren bir din anlayışı halkın vicdanında reddedilmiş Müslümanlık henüz bilinmediği için bir öfke ve tepki sonucu; Allah ve din toptan yok sayılmıştır. Ancak Günümüzde herşeyi dışarıdan ithal etmeyi seven bizler, Ateizmi de Deizmi de kilise dogmalarına ve tahrif edilmiş bir dine karşı verilmiş bir tepkiden aldığımızın farkında bile değiliz.

Gençlerimizin Wikipedia ansiklopedisinde bile görecekleri böylesine basit tarih bilgilerini okumadan, Avrupalı politikacıların egemenliklerini sürdürmek adına sundukları her yalanı cebine koyar hale gelmeleri aşağılık duygularının bir tezahürüdür.

KAFİR; Kelimesi Arapça’dan dilimize geçmiş ;gizlemek, saklamak anlamlarına gelen “ كفر Küfür” kökünden gelir. Müslüman olmayanlara bu isim “İslam inancının getirdiği Vahiy gerçeklerini papazlar hahamlar veya prensler güdümünde tahrif ederek gizledikleri veya inkar ettikleri″ için özellikle verilmiştir. Öyle ya taş taşlığını, kuş kuşluğunu, kafir de kâfirliğini yapıp gerçekleri hep böyle saklayacak.

Alfonso de Lamartine Ülkemizde yaşayan Hamburger gençliği için çok şey ifade etmeyebilir ancak; Avrupanın %98 ini oluşturan ve kitap okuyan tarih bilen yüzmilyonlarca işçi ve köylü sınıfı için çok kıymetlidir.
Avrupa’nın ve dünyanın, düzeni ve ayarlarını böylesine değiştirmiş, Hz Muhammed hayranı Allah aşığı bu asil şahsiyet ; Dünyayı yaşadığı şehrin kafelerinden ve kullandığı sosyal medya platformundaki profilinden ibaret sanan gençlik için bir şey ifade etmez ancak; Ayaklarından bağlanarak hayvan gibi önüne bir lokma ekmek atılarak çalıştırılmış horlanmış tekmelenmiş yüzyıllarca işkence görmüş milyonlarca Afrikalı ve Afrika kökenli halklar için çok şey ifade eder.

Zamanında %2 lik elit kesime ait olan aristokrat Alfonso de Lamartine Allahın ona hazırladığı bir kaderle (kızının hastalığı ve ölümü) ile köleliği yasaklayan insanlara eşit haklar getiren islamiyetle tanışmış ve dünya üzerinde köleliği kanunla ortadan kaldıran yegane şahsiyet olmuştur.

Bugün politikacılar tarafından gizlenmeye çalışılan bu ve bunun gibi gerçekler bir tek amaç uğrunda sürdürülmektedir. İslamiyetin tüm dünyaya hak eşitlik ve adalet getirecek uygulamalarını ,dünya halklarından gizleyerek örtbas etmek. Adı üstünde KAFİR! İşi ve mahareti bu örtecek! Lamartine gibi hayranlıkla övüp anlatacak değil sonuçta!

İSLAM MÜCAHİDİNİN SON GÜNLERİ

Lamartine, bir dava uğrunda canı ve malı ile yıllarca cihad etti. Bu süreçlerde elindeki birikimlerinin hepsini harcadı ve yaşamının son yıllarını anavatanım dediği osmanlı topraklarında geçirmek istedi. Sultan Abdülmecit’e bir mektup yazarak çiftlik kurmak üzere İzmir veya Marmara yakınlarında kendisine bir arazi verilmesini talep etti. Hükümet, Burgaz Ovası olarak anılan bölgede 38 bin dönümlük toprağın, mülkiyeti sadrazam Mustafa Reşid Paşa üzerine geçirilmek şartıyla Lamartine’e kiralanması ve kira bedelinin hazinece ödenmesine karar verdi. Lamartine, Osmanlı yönetimi ile 25 yıllık kira sözleşmesi imzaladı fakat; Demokrasinin ilanına rağmen tekrar bir darbe ile başa geçen 3. Napolyonun baskıları sonucu Lamartine, Fransa’ya dönmeye zorlandı. Napolyon’un amacı böylesine sevilen ,yoksul halka hizmet etmiş dürüst ve değerli bir kişiliği zihinlerde İslâmiyetle ayrıştırarak ve fransaya ait bir değermiş ve sanki kendi iktidarının yandaşıymış gibi göstererek taraftar toplamaktı.

Lamartine, o dönem Rusya ile Avrupa güçleri arasında sıkışan osmanlının zorda kalmasını istemediği için Napolyon’un teklifini mecburen kabul ederek Paris’e geri döndü ve; Osmanlı’yı Rusyadan korumak gayesinde 1856 da yapılan PARİS ANTLAŞMASI zemininin hazırlanmasında büyük bir rol oynadı.

Osmanlı yönetimine minnetinin bir ifadesi olarak sekiz ciltlik Histoire de la Turquie (Osmanlı Tarihi) adlı eserini yazdı ve bir cildin tamamını hz Muhammed i sevdirmek adına kaleme aldı. Eser, 1859’da Paris’te yayımlandı.
1863’te eşini uzun ve acı veren bir hastalıktan sonra kaybetti. 1867’de geçirdiği bir krizden sonra kısmen bilincini kaybetti; ve 28 Şubat 1869 tarihinde Paris’te hakkın rahmetine kavuştu.

Mekanın cennet olsun asil yürekli dost!

ALLAH İÇİNİZDEN İMAN EDİP MAKBUL VE GÜZEL İŞLER YAPANLARA KESİN OLARAK VAAD BUYURUR Kİ : DAHA ÖNCE MÜMİNLERİ DÜNYADA HAKİM KILDIĞI GİBİ KENDİLERİNİ DE HAKİM KILACAK, KENDİLERİ İÇİN BEĞENİP SEÇTİĞİ İSLAM DİNİNİ TATBİK ETME GÜCÜ VERECEK VE YAŞADIKLARI KORKULU DÖNEMİN ARKASINDAN, KENDİLERİNİ TAM BİR GÜVENE ERDİRECEKTİR. ÇÜNKÜ ONLAR YALNIZ BANA İBADET EDİP HİÇ BİR ŞEYİ BANA ŞİRK KOŞMAZLAR. ARTIK KİM KÜFRANA SAPARSA İŞTE ONLAR YOLDAN ÇIKIP ALLAH’A KARŞI GELMIŞ OLURLAR. Nur suresi,24,25 

KİTAP ÖNERİSİ:
1.Alfonso de Lamartine- Tüm eserleri
2.Charles Dickens- İki şehrin hikayesi

9 Comments

  1. nefis bir yazı. teşekkürler. hamburger gençliğini kandırıyorlar ancak. çünkü insanların çoğunun okumadığını ve ilgilenmediklerini biliyorlar

    Liked by 1 kişi

  2. Geri bildirim: ALLAH | AŞKA ÇAĞRI
  3. Geri bildirim: Allah | HÜR NİSA

Yorumlar kapatıldı.