ÖLÜMCÜL KAVŞAKTA YÜZLEŞME II

Doğaya baktığımızda herşeyin bir amaç için yaratılmış olduğunu, ,bitkiler üzerinde yaşam sürdüren böcek ve hayvan türlerinin, hepsinin bitkiler ile uyumlu bir döngü ile varoluşlarını sürdürdüklerini; Tüm canlılığı tek tek incelediğimizde, her canlının ve canlılardaki her organının bir işe yaradığını gözlemleriz.Canlılığın içine önceden koyulmuş hükümler doğrultusunda yaşamın, olağanüstü bir mükemmellik içinde bir tabiat döngüsünü meydana getirdiğine şahit oluruz.İnsanoğlunun sınanma alanını oluşturan bu mükemmel yaratılışta, her parça görevini tamamlamasıyla ölür ve işe yaramayan hiç bir şey yaşamda kalmaz.

İŞE YARAMAYAN HİÇBİR CANLI ve ORGANI YAŞAMDA KALMAZ.

Descartesin çağlar öncesinden söylediği gibi; “Cogito, ergo sum” Türkçesi, “Düşünüyorum, öyleyse varım!”
Kendisi için, iyi olacak şeyleri bilgi akıl ve mantık süzgecinden geçirerek hayatına uygulayan kişiyi, insan diye tanımlamak doğru bir saptama olacaktır. Zira insanı hayvandan ayıran en önemli özelliği aklıdır!
Günümüz toplumlarına baktığımızda, çoğunluğun nefsin etkisinde, süperegodan, (akıl mantık ve bilimden) uzak bir yaşatı sürdürdüğünü gözlemliyoruz.
Akıl denen üstünlük ile yeryüzüne gönderilmiş İnsana;yol gösterip ışık tutması adına bilgi depolayan ve bu bilgiyi akıl ve mantıkla irdeleyip kavramsallaştıran beyin, acaba nasıl çalışıyor?
Akledebilen her insan dünyaya geldikten bir süre sonra mutlaka kendisine birkez şu soruyu sormuştur!
Ben kimim?
İçinde yaşadığımız yeryüzü ve evrenin anlamı ne?
Acaba gerçekten tanrı varmı?
Bu sorulara cevap arayan insanoğlu,bir takım araştırmalar içine girerek, yaşamı daha yakından incelemek için, yeni aletler keşfetmiş ve gözlemleyebildiği evrenin bir bölümünü açıklayabilir hale gelmiştir.
Yaradılışın nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğini anlayabilmek için teoriler geliştirmiş ve bu mucize yaratılış bilim insanları tarafından hala sorgulamaktadır.
Bir teoriye göre evren, (zaman ve mekan) yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktanın ani patlamasından meydana gelmiştir ve bu teori nerede ise tüm bilim otoritelerince benimsenmiştir.

İçinde yaşadığımız ve duyu organlarımız vasıtasıyla  gözlemleyerek algıladığımız her şey maddeden oluşur. Madde ise atomlardan meydana gelir. Ve bu doğrultuda yapılan keşiflerde evrenin bir haritası çıkarılmış bunu takiben içinde bulunduğumuz evrenin sadece maddeden oluşmadığı aksine antimadde ve gözlemleyemediğimiz karanlık bir enerjinin varlığı bulunmuştur.

Anti madde evrenin en büyük bölümünü yani %72 sini oluşturuyor. Karanlık enerji diye adlandırılmasının nedeni ise duyularımız vasıtasıyla gözlemlenemediği içindir. Yine evrenin %23 ünü oluşturan ve Karanlık madde diye adlandırılan ayrı bir antimaddenin varlığı da farkedilmiştir.

(astrofizikte, elektromanyetik dalgalarla radyo dalgaları, gözle görülebilen ışık, x-ışınları, vb ,etkileşime girmeyen, varlığı yalnız diğer maddeler üzerindeki kütle çekimsel etkisi ile belirlenebilen maddelere denir ve Karanlık maddelerin varlığını belirlemek için gökadaların döngüsel hızlarından, gökadaların diğer gökadalar içerisindeki yörüngesel hızlarından, geri planda yer alan maddelere uyguladığı kütle çekimsel mercekleme özelliğinden ve gökadaların içerisindeki sıcak gazların sıcaklık dağılımından yararlanılır.)

Evrenin tamamına baktığımızda ise, gözlemleyebildiğimiz maddeler, kainatın sadece %5 ini oluşturmakta ve %95 i ise antimadde den oluşmaktadır!

İnsan dahil Hayvanlar bitkiler yani kısacası duyularımız ile algılayabildiğimiz ve sonucunda da kavramlaştırdığımız şeyler sadece, ASIL VARLIK aleminin %5 ini oluşturmaktadır.

image
Fotoğrafları büyük izlemek için üzerine tıklayınız

İnsan beyninin kapasitesine ve nasıl algıladığına birlikte göz atalım. İnsan beyni saniyede 400 milyar bitlik bilgi  algılama kapasitesi ile yaratılmış olmasına rağmen bunun 2000’inin farkında olabiliyor. Bunu oranlayacak olursak beynimiz kapasitesinin sadece %5 i ile algılıyor.Bu orandan anlaşılacağı üzere gözleri ile sadece maddeye bakan bir insanın algısı sadece kapasitesinin %5 lik kısmı ile işlem yapıyor.

Karşılaştırmamız gerekirse evrendeki madde oranı ile insanın algıladığı oran aynı. Yani %5

Ve bizler henüz gözlemleyemediğimiz evrenin %95 lik kısmını oluşturan (kara enerji ve karamadde) boyutu algılayamıyoruz.

Bir düşünelim; yeryüzünde her canlının organları belli bir amaç uğruna yaratıldığına göre insan beyni, Acaba niçin sadece %5 kapasitede çalışıyor?

Doğada gördüğümüz herşey kapasitesi oranında hizmet verirken acaba kullanmadığımız %95 lik algılama kapasitemiz hangi sebeple atıl bir şekilde duruyor?

Buradan çıkan sonuçla görülüyor’ki , aslında mevcut bütün olasılıklar beynimizde yer alabiliyor, ancak bizler sadece görebildiğimiz kısma (realite)  geçeklik diyoruz.

Bizler neye bakmak istersek onu görüyoruz ve İnsan ne yöne bakarsa o yönde duran şeyleri görebiliyor.Sadece maddeye bakan insan beyninin sadece madde için ayrılmış %5 lik kapasite ile algılaması doğal ve bilimsel bir sonuç.

Bilimsel olarak varlığını kanıtladığımız antimadde denen ve %95 ten oluşan diğer boyutun, insanın beyninde atıl bir şekilde duran ve kullanmadığı %95 lik kısmına paralellik gösteriyor olması ; İnsanın tüylerini ürpertecek şekilde  bir şeyi açıklıyor !

Biz diğer boyuta  hiç bakmıyoruz! Ya da diğer bir deyişle; Bakmadığımız için beynimizde bizler için tasarlanmış %95 lik kapasiteyi de kullanamıyor dolayısıyla algılayamıyoruz.

Aşağıda gördüğünüz fotoğraflardan soldaki bir insanın beyin hücresinin nanometre ölçeğinde çekilmiş fotoğrafı ve sağda gördüğünüz ise evrenin modellenerek çekilmiş bir fotoğrafı! imageİnsanın kanını donduran bu şaşırtıcı benzerlik evrendeki madde ve antimadde görünümü ile insan beyninin algılama oranının böylesine örtüşmesi bizlere asıl potansiyelimizin ne olması gerektiğinin adeta istatiki bir grafiğini sunuyor.

Antimaddenin varlığının kanıtlamasının ardından, son zamanlarda paralel evrenler olduğu tezi, bilimi oldukça meşgul ediyor. Bu teze göre; Sonsuz sayıda paralel evren olabileceği fikri ile; Dünyamızda gördüğümüz her şeyin, kuantum dünyasının en alt katmanındaki, hologram yansıması olduğu iddia ediliyor .

Bu şu anlama geliyor., Evrenimiz ve içindeki her şey gerçek olan başka bir kuantum dünyasının yansımasıdır.

Yani bizler gerçek değiliz ama yapı olarak kendimizi gerçek gibi algılıyoruz. Şöyle bir benzetme ile konunun daha iyi anlaşılacağını umuyorum. Dünyamızda gördüğümüz atomlar aslında boyutsuz ama kütlesi olan enerji parçacıklarının bir yansıması. Bu enerji parçacıklarına kuant deniyor. Bizler atomaltı parçacıklara doğru indiğimizde o parçacıkların boyutsuz olduğunu gözlemliyoruz . Boyutsuz proton, nötron ya da elektronun boyutlu bir cisim oluşturması beklenemez. Oysa bizler kendimizi üç boyut olarak görebiliyoruz. İşte bu durum tamamen o parçacıkların evrenimizdeki hologram yansımasından oluşuyor diye iddia ediliyor.

Eden ne ile ediyor?

Beynin %95 kapasitesi ile!

Aslında parçacık yapısı olarak hiçbir yapı yoktur. Her şey dalgadır. Biz onları olasılık dalgaları olarak algılıyoruz ama görünen evrene yansımaları parçacık şeklinde olmaktadır deniyor.

Bu kurama göre ,sonsuz sayıda paralel evren varsa o zaman antimaddeden oluşan evren de var demektir.Bir evrenin antimaddeden oluşmasına olanak sağlayacak bir fizik mekaniği var ise , ki var ,düşünün bizim evrenimizde bile birden fazla geçerli mekanik var. O halde Anti maddeden meydan gelmiş, bir evren(ahiret) (boyut) olması çok tabii ve olası görünüyor.

Hatta o ahirette insanlar , melekler huriler ve cennet ve cehennem de olabilir öyle değilmi?

Burada sormamız gereken çarpıcı soru şudur; Tabiatta her hangi bir şey veya bir organımız %5 kapasite ile çalışacak olsa o organ yaşayamaz, fonksiyonlarını kaybeder ve ölür!

Her canlılık  için geçerli olan bu hakikate göre;

Beynimiz niçin sadece %5 kapasitede çalışıyor ve diğer boyutu algılamak üzere yaratılmış %95 lik kapasitemiz niçin çalışmadığı halde ölmüyor?

Eğer bir istikamette bizlere yarar sağlayacak bir şey olduğunu düşünürsek , bacak kaslarımızı çalıştırıp o yöne doğru gideriz!

Eğer bir şeylerin olmadığına inanırsak o istikamete doğru yürümeyiz ve kaslarımızı da  çalıştırmamış oluruz!

Maalesef ki bizler %5 lik kapasiteli ile sadece maddeye bakıyor ve buna gerçeklik diyoruz. Böylelikle Yüce Allah’ın bir amaç uğrunda yarattığı potansiyelimizin %95 lik kapasitesini hadım ediyoruz !

Bu çoğunluğun içinde dünyanın en ünlü fizikçileri veya bilim adamları da olabiliyor!Çünkü bu tip insanların beyinlerinde kibir duygusuyla açığa çıkan  bir ön yargı var.

Hiç bir bilim insanı incelemeden araştırmadan ve araştırmalarını delillendirmeden bir konu hakkında bilimsel açıklama yapamaz. Çünkü bilimin nedensellik ilkesine aykırıdır ve “neden ?sorusu” bu yüzden bilimin uğraşı ve varlık nedenidir.

Aşağılık duygusunu yenmek adına  kişilerin kuşandığı kibir denen “kişinin kendisini gerçeğinden üstün görme saplantısı” o kadar zehirli bir duygudur ki;  zaten % 5 kapasite ile çalışan akıl ve mantığı bile devreden çıkarır.

Kibir kişilik gelişimi sürecinde sevgisizlik ve ilgisizlik ile ebeveynleri tarafından aşağılanmış kişilerde, kişinin aşağılık duygusundan kurtulmak adına, her tür aşağılanmaya ve aşağılanmayı bastırmaya karşı geliştirdiği bilinç dışı, savunma mekanizmasıdır.

Aşağılanmaya karşı o kadar tepkilidirler ki; Aşağılanmamak adına ilim bilim yaparak veya güzel giysiler giyip güzel konuşarak ve sahip oldukları bu üstünlükle insanları aşağılayıp kendi üstünlüklerini hissettirerek, gayretlerine bir ömür harcarlar.


Haftanın Kitap önerisi : PARÇACIK FİZİĞİ – SEZEN SEKMEN ORTADOĞU TEKNİK ÜNIVERSITESI YAYINCILIK


 

One comment

Yorumlar kapatıldı.